ANASAYFA
ÖĞRENCİLERİM İÇİN ÖZEL
Temel Analiz Kitapları
Teknik Analiz Kitaplari
Ekonomi Kitaplari
Yatırım Kitapları
KİTAPLAR
TEMEL ANALIZ EGITIMI
TEKNIK ANALIZ EGT
TRADING EGITIMI
Seans Içi Yorumlar
Günlük Yorumlar
YORUMLAR
Yaşar ERDİNÇ
Atilla Yesilada
N. Nuri SEVGEN
Burak GERCEK
Fatih BOZKURT
Mehmet KEPEZ ile RANDORI
Uzeyir DOGAN
Fatih Yeğenoğlu
GOKHAN TASPINAR
Cetin UNSALAN
NURGUL CHAMBERS
Hakan YIGIT
Kerem ALKIN
Levent DURUSOY
Cemil Ertem
Cengiz KILIC
Ismet Demirkol
Hamit Bozkurt
Kaan Sariaydin
YAZARLAR
İLETİŞİM

10 Mart 2010         Günlük Analiz

FITCH, KAHN ve Piyasalar

Yasar ERDİNÇ

 21 Aralik 2009        DERİN Bakış

 
 PROJE FİNANSMANI
(PROJECT FINANCE)

    Nurgül CHAMBERS

26 Ocak 2010       Referans

Erhan Aslanoğlu

FED Faiz Artırımlarına Başlamalı

Erhan Aslanoğlu

RADİKAL KİTAP'TAN ESİN ÇETİNEL'İN DEĞERLENDİRMESİ
15 Ağustos 2007
Finansal terörizm, krizler ve ABD

 

Yaşar Erdinç'in 'Para Harekâtı' kitabı, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri bir aşk öyküsü çevresinde okumak isteyenler için

ESİN ÇETİNEL

Mali piyasaları takip edenlerin basından tanıdığı Yaşar Erdinç'in Para Harekâtı daha ilk sayfasından itibaren beni şaşkınlığa sürükledi. Erdinç, klasik ekonomi kitaplarının o kasvetli havasını yok etmek için kitabına bir öyküyle başlamıştı. Hem de ne öykü. O, gazete manşetlerine kadar taşınan 2001 krizinin dramatik öykülerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük mali krizinin yaşandığı dönemde gün geçmiyordu ki bir intihar, bir iflas, bir tutuklama haberi çıkmasın. İşte Erdinç o dönemi dramatik bir öyküyle kitabının girişine taşımış.
Ünlü bir işadamının 2001 krizinde batışı ve ardından geçirdiği kalp krizi ile yaşamanın son bulması... Yani Türk filmi kıvamında bir giriş. Bu, kitaptaki ilk şaşkınlığım oldu ancak son değil. İlerleyen sayfalarda başrolü ölen işadamının kızı aldı. Babasını 2001 krizinden kaybeden Hülya doktora tezi konusunu 'Babasını ölüme sürekleyen süreci anlamak için' tabii ki krizler olarak seçti. Tez çalışmasının başında karşılaştığı 'finansal terörizm' kelimesi ise kitabın ana temasını oluşturdu. Hem okuyup hem çalışan Hülya tezini güçlendirebilmek için çok zor şartlarda yaşamasına rağmen 750 milyon verip hafta sonu düzenlenen iki günlük bir eğitim programına kaydoldu. Bu seminer sayesinde Hülya hem doktora tezinin ana hatlarını oluşturdu, hem de semineri veren 'yakışıklı hocası Serhat Cengiz ile yaşadığı duygusal ilişkisi kısa sürede evlilikle sonuçlandı.
İşte ekonomiye girişte bu uzun girizgâhtan sonra başladı. Serhat ve Hülya'nın duygusal ilişkisinin serpiştirildiği iki günlük seminer boyunca ekonominin dinamikleri de işlendi.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzeten Serhat hoca ekonomideki dengeleri anlatırken de üzerinde kristal top duran masa örneğini veriyor. Seminer boyunca üzerinde kristal top olan ve kırıldığında ne olduğunu 2001 krizinde acı bir biçimde öğrendiğimiz masanın ayakları olan kamu kesimi (bütçe dengesi), reel kesim (arz-talep ve enflasyon), dış ödemeler dengesi (cari açık) ve malum finansal piyasalar (faiz ve döviz) arasındaki ilişki irdelendi. Kitabının önsözünde ekonomi tahsili almamış sıradan okuyucuya ulaşmayı hedeflediğinin altını çizen Yaşar Erdinç duygusallık dozunu hiç düşürmemeye çalışarak ekonomiye ilişkin eğitimi ve mesleği ekonomi ağırlıklı olmayan başka deyişle sokaktaki insanların sorduğu soruları bu seminerde katılımcılara sordurduğu sorularla yanıtlayarak kitabını örmüş. Bu arada basında kriz döneminde çıkmış gazete köşe yazıları da kitaba eklenerek kuvvetlendirilmiş.

Latin Amerika krizleri
Tabii iki günlük ekonominin dinamiklerini basit bir dille anlatan seminer bitiyor ve ardından Hülya'nın krizler tezi başlıyor. Bu bölümde ise Hülya her birinde ABD'nin de desteklediği rejim değişikliklerine kadar giden Arjantin, Şili, Peru ve Meksika krizlerini inceliyor. Yazar bu bölümlerde Türkiye'nin adını zikretmeden göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Kitabın açıkçası benim için en ilgi çeken bölümü ihtilallerle sonuçlanan bu ekonomik krizlerde sözkonusu ülkelerin ekonomilerindeki hızlı iyileşme ve ardından dış etkenlerin de etkisiyle (hangi ülke olduğunu yazmama gerek yok herhalde) hızlı çöküş süreçleri ekonomi penceresinden inceleniyor. Bu arada ülkemizde de ciddi yatırımları bulunan George Soros gibi namı diğer para sihirbazının bu ülkelerdeki faaliyetleri de genişçe yer alıyor.
Sonuçta bu bölümde tüm Türk okuyucuları açısından çıkartılacak çok sayıda sonuçta var.
Gelelim bu kitapta beni yine çok şaşırtan bölüme. Bu bölümde Cengiz ve Hülya çifti bir hafta sonu Antalya'da Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e belli başlı ülkelerin krizlerine ilişkin sunum yapıyor. Yine Latin amerika ülkelerindeki krizlere ilişkin detaylı sunumlarda Başbakan ve katılan diğer bakanların soruları ve bunların yanıtları oldukça ilginç... Tabii bir gazeteci ve okur olarak bu bölümdeki en merak ettiğim konu ise 'bu sunum gerçek mi', 'başbakan ve bakanların soruları ve hatta kendi aralarındaki tartışmaları doğru mu'...
Evet bir ekonomi kitabında görmeye alışmadığımız çok sayıda unsuru barındıran Para Harekâtı bir aşk öyküsü çevresinde ekonominin dinamikleri, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri, çok sayıda köşe yazısı, kitap ve internet sitesi önerileriyle okura bir yol haritası çizmiş.

 

Kitabımı bütün  DNR, REMZİ KİTABEVİ, İNKILAP KİTABEVİ ve diğer büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz. Ya da aşağıdaki internet adreslerinden sipariş verebilirsiniz.

http://www.ideefixe.com/

http://www.kitapyurdu.com/

http://www.scala.com.tr/

 Kerem ALKİN

Kerem Alkin, 1965 İstanbul doğumludur. 19 yıllık evli ve 16 yaşında kız babasıdır. Doçentlik ünvanını Kasım 1998, Profesörlük ünvanını ise Nisan 2004'de almıştır. Halen, İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü ve Ticari Bilimler Fakültesi Bankacılık ve Finans Bölüm Başkanı görevlerini sürdürmektedir. Harp Akademileri ve Deniz Harp Okulu bünyesinde derslerini sürdürmekte olan Kerem Alkin, Genelkurmay Başkanlığı ATASE Komutanlığı SAREM biriminde Planlama ve Değerlendirme Kurul üyesidir. Ocak 1990'dan bu yana, ekonomi basınında çok sayıda dergi ve gazetede makalesi yayınlanmıştır. CNBC-e ve SKYTURK kanallarının kuruluşunda yer almış, NTV'de de program yapmıştır. Halen Referans Gazetesi'nde yazılarını sürdürmektedir. Gözlem Gazetesi ve İstanbul Ticaret Odası Gazetesi'nde de yazıları yayınlanmaktadır.

Tuesday, 04 November 2008

2009’da Türkiye’yi kendi halkı resesyondan kurtarır, kamu bankalarının mevcudiyeti için bir kez daha dua edilir

04 Kasım 2008 Salı

Olası yeni banka iflaslarının küresel para ve sermaye piyasaları ve reel sektör üzerindeki negatif etkisini yeterince hisseden dünyanın önde gelen ekonomileri, son 2 aydır açıkladıkları trilyon dolarları aşan kurtarma (önlem) paketleriyle, banka sermayelerini güçlendirecek bir dizi kararı dünya kamuoyu ile paylaştı. Açıklanan söz konusu önlem paketleri, kısa vadeli hisse devrinden, bankaların riskli alacaklarının satın alınmasına, sermayeleri güçlendirmeye yönelik nakit desteğinden, reel sektöre açılacak kredilere kefil olmaya kadar varan bir dizi adımı içeriyor. Neoliberallerin, söz konusu önlem paketlerinin içeriği açıkça işaret etse de, atılan adımları ‘kamulaştırma’ olarak tanımlamaya dilleri varamayacak. Ama, dünyanın önde gelen ekonomileri de anlamış durumdalar ki, pür liberal ve devletin yeterince denetleme ve düzenleme görevini ifa edemediği piyasa ortamları, eninde sonunda sistemik riskleri tehlikeli bir boyuta getirmekte.

Kamu bankası şart

Yaşanan kriz, aynı zamanda gelişmiş ekonomilerin önemli bir bölümünde ciddi eleştiri konusu olan kamu bankalarının varlığının ne derece önemli olduğunu da hatırlattı. Çünkü, tasarruf sahipleri, yatırımcılar, ekonomik kararlarını netleştirirken, bu tür kriz ortamlarında, ancak devlet garantisi söz konusu ise kendilerini güvencede hissediyorlar. Bu nedenle, Türkiye’nin Ziraat, Halk ve Vakıfbank’ın özelleştirme süreçlerinde hızlı davranmaması yerinde oldu. Çünkü, dünyanın önde gelen ekonomilerinin karar vericileri, piyasa güveni tesis edilmediğinde, ödemeler sistemindeki tıkanmanın ne tür tehlikeleri de beraberinde getirmekte olduğunu net olarak gördüler.

Yatırım bankacılığının büyük bir kırılma gösterdiği bir süreçte, ticari bankalara da sıçrayan ‘virüs’, reel sektör-bankacılık ilişkilerini kitlenme noktasına getirdi. Bu nedenle, özel sektörün bu tür kitlenmelere çözüm üretemediği durumlarda, Ziraat’ın, Halk’ın ve Vakıfbank’ın ne ölçüde etkili olacağı malum. Dikkat edilir ise, gelişmiş ekonomilerin tümünün ortaya koyduğu çözüm modellerinde, yardım paketlerinde bankaları veya sistemi, kısmen veya tümüyle kamulaştırmaya yönelik önlemler gözlenmekte. Bu durumda, siyasi amaçlarla kullanılmaması, temel bankacılık ilkelerinden siyasi popülizmle ödün verilmemesi koşuluyla, kamu bankalarının ülke ekonomisindeki yerinin ne derece önemli olduğu bir kez daha algılanmış oldu.

Resesyon riski hala gündemde

Atlantik’in diğer yakasının, yani Avrupa Birliği’nin önde gelen ekonomilerinin banka kurtarma operasyonuna 1,3 trilyon dolarlık iddialı bir paketle katılmaları sonrasında, dünya borsalarında gözlenen trend olumlu bir düzeltmeye yönelmiş gözüküyor. Bu noktada, piyasaların iyimser haber satın almaya aç olduklarını bilsek de, ölçüsüz iyimserliğin tehlikeli olduğunu da unutmamak gerekiyor. G7’ler, daha kapsamlı bir kurtarma planı için kolları sıvamış olsalar da, söz konusu genişletilmiş planın bankacılık sektöründeki güven bunalımına ve dünya ödemeler sistemindeki sorunların çözümüne yeterli olup olmayacağını beklememiz gerekiyor.

Nitekim, 20 Ekim günü Nobel ekonomi ödülünü kazanmış olduğu açıklanan Princeton Üniversitesi profesörlerinden ve New York Times gazetesi yazarı Paul Krugman, finans sisteminin yediği son darbeden sonra, Avrupa Birliği tarafının açıkladığı plan umut verici olsa da, dünya ekonomisinin ağır bir resesyon sürecinden kurtulmasının hayli zor olduğunu işaret etmekte. Bu noktada, Krugman, bankaların bilançolarındaki ‘toksik’ kağıtların temizlenmesine yönelik operasyondan çok, bankalarının sermayelerini güçlendirmeye yönelik operasyonun çok daha etkili olacağına da işaret etmekte.

İkinci kırılma reel sektör kredilerinden gelmemeli

Dünya bankacılığının kredi hacmine yönelik tahminleri, 41 trilyon dolar civarında bir değere yoğunlaşmaktadır. Uluslararası alanda, ekonomistlerin bir bölümü 23 trilyon dolarlık kurumsal ve 18 trilyon dolarlık bireysel kredi hacminden söz etmektedirler Bankacılık sektörü için kredi hacmi bundan 10 yıl önce sorun teşkil etmemekteydi. Çünkü, 10 yıl öncesine kadar dünya bankacılığı için, elindeki plase edilebilir kaynağı satabileceği önemli bir müşteri grubu oyunun içine dahildi; ciddi kamu açığı veren gelişmekte olan ekonomiler. (GOE) Aralarında Türkiye, Rusya, Brezilya, Arjantin, Güney Afrika gibi ülkelerin yer aldığı önemli bir grup, ciddi boyutlarda verdikleri kamu açıklarını finanse edebilmek için, uluslararası bankalar aracılığı ile ciddi bir borçlanma arayışı içerisindeydiler. Dünya bankacılığı elindeki kaynağın yarısına yakınını, ülkelerin kamu açıklarının finansmanına kaynak olarak kullandırmaktaydı. Bu tablo yurtiçinde de tekrarlanmaktaydı. Türk bankaları 1999 yılı sonunda ellerindeki plase edilebilir kaynağın yüzde 37’sini Hazine’nin borçlanmasına kullandırmaktaydılar.

GEO’lar borçlanmayı kesince…

2000’li yılların hemen başında önemli bir kırılma gerçekleşti ve yaşadıkları krizlerden ciddi dersler çıkaran gelişmekte olan ekonomiler (GOE), başta Türkiye olmak üzere kamu maliyesi alanında disiplinin yeniden tesis edildiği ve bütçe ile kamu açığının ciddi ölçülerde azaltıldığı bir sürece girdiler. Türkiye, 2005 yılından itibaren kamu açığını ise tümüyle kapattı. Rusya, Brezilya, Arjantin gibi ekonomiler ise, bütçe disiplini konusundaki kimi adımlarının yanı sıra, 2003 yılından itibaren, küresel emtia fiyatlarındaki, yani petrol, hammadde ve metal fiyatlarındaki artışla ciddi bir ihracat geliri elde etmeye başladıkları için, tasarruf edebilir ekonomilere dönüştüler. Mali disiplin ve küresel emtia fiyatlarındaki yükselmeyle şekillenen yeni kurgu, dünya bankacılığı için hayli kritik iki sıkıntıyı da beraberinde getirdi. Birincisi, dünya bankacılığı 1980’li yıllardan bu yana önemli miktarda para sattıkları bir ‘müşteri’yi kaybetti. İkincisi, söz konusu müşterinin, yani gelişmekte olan ekonomilerin yüksek faizle borçlanma ihtiyaçlarından kaynaklanan hayli karlı bir alan ortadan kalkmış oldu. Bu durum, dünya bankacılığı için, yeni karlı alanları keşfetme ve bunun yanı sıra, özel sektör kurumsal müşteri ile bireysel müşteriye daha büyük miktarda kredi satmak anlamına geliyordu.

Aşırı rekabet krizi getirdi

Dünya bankacılığını baskı altına alan aşırı rekabet sürecinde, gerek ülke sınırları içinde, gerekse de ülke sınırları dışında, bankalar daha büyük miktarda kredi satma ve kredi kartı sahibi müşteri kazanma yarışına girdiler. Sokaklarda kurulan stantlarda, alım gücü ne olursa olsun, herkese yüksek harcama limitli kredi kartları pazarlandı. Yetmedi, küçük ve orta büyüklükteki işletmeler (KOBİ) başta olmak üzere, dünyanın her yerinde reel sektör, kapısında nöbet tutan, her gün randevu talebinde bulunan ve çok cazip tekliflerle kredi satmaya çalışan bir banka pazarlama elemanı saldırısına maruz kaldı. Kredileri o kadar cazipti ki, reel sektör firmaları ayaklarına kadar getirilen, hayli çekici faiz oranlarıyla pazarlanan söz konusu kredileri kullanmakta çekingen davranmadılar. Ancak, bu süreçte, reel sektör firmalarının borç yükünde de bir artış gözlendi. Nitekim, Türkiye’de 19 Eylül itibariyle, mevduat bankalarının kullandırdıkları kredi 267 milyar YTL’ye dayanmış durumda. Yani, 200 milyar dolara ulaşmış bir kredi hacmi. Oysa, 1999 sonunda Türk bankalarının toplam kredi hacmi ancak 40 milyar dolar seviyesindeydi. Tüketici kredileri ve bireysel kredi kartları hacmi ise 1999 yılı sonunda sadece 0,9 milyar YTL iken, bugün 114 milyar YTL’ye ulaşmış durumda. O halde, Türk bankalarının kredi hacmi son 8 yılda 5 kat artmışsa, dünya bankacılığının kredi hacmindeki genişlemenin takdirini size bırakıyorum.

Küresel Finans Krizi’nin Türk Ekonomisi’ne Etkileri Hususunda Öneriler

1) Olağanüstü dönemler, olağanüstü karar ve uygulamaları gerektirir. Hükümet, Türk ekonomisini bu küresel finans depreminden, küresel finans tsunamisinden koruyacak önlemler konusunda teşvik edilmelidir. Cesur tedbirler talep edilmelidir. Hükümet, ‘bu kararlarla ekonomi aktörlerini telaşlandırır mıyım?’ endişesine girmemelidir. Geciken her saniye, her karar, Türk ekonomisinin ödeyeceği bedeli büyütecektir.
2) Hükümet açısından, Türkiye’de elde edilmiş olumlu sonuçların pozitif etkisini de dikkate alarak, küresel finans alanında patlak vermiş olan böyle büyük bir krize karşı, Türk ekonomisinin olumlu, artı yönleri, güçlendirilerek sürdürülmelidir. Bu krizden çıkmayı prensip edinmek gerekir.
3) Türk ekonomisi, Hükümet ve ekonomi yönetimi, sanki bu boyutta bir küresel kriz yokmuş gibi, aynı tonda, aynı dozajda para ve maliye politikasını sürdüremez. Aynen, ABD ve AB ülkelerinin yaptığı gibi, para ve maliye politikalarında sıkılaştırılmış model uygun ölçüde gevşetilmelidir. Kamu harcamaları sınırlı ölçüde arttırılmalı, vergi ve kesintiler kısmen azaltılmalıdır. Aksi durumda, Türk reel sektörünün ciddi bir iflas ve işsizlikle karşı karşıya kalması, Hükümet için, kamu maliyesinde, politikaları bir miktar yumuşatmaktan daha ağır, vergi gelirlerinin daha sert ölçüde eridiği bir sıkıntılı tabloyu beraberinde getirir.
4) Keza, TCMB’nin de ödünsüz bir para politikası uygulaması beklenmemelidir. Enflasyon hedeflemesi modeli devre dışı bırakılmadan, para politikasında bir miktar rahatlama sağlanmalıdır.
5) Türkiye, bu krize bağlı olarak tökezleyecektir, düşecektir. Ancak, söz konusu tökezlemenin yumuşak olması sağlanmalıdır. Hükümet, yere iniş sürecini yumuşatmalıdır.
6) IMF ile bir anlaşma yararlı olabilirdi. Ancak, bu aşamada IMF ile bir anlaşma konjonktür olarak zor gözükmektedir. IMF ve Dünya Bankası, yine de, Türkiye için cari açığın ve projelerin finansmanı için önemli bir kredi kanalıdır. Bu noktada, şu anda IMF ile anlaşma, tam sıkı para ve maliye politikası anlamına gelir ki, Türkiye’nin, zaten etkilenen ve etkilenecek bir ülke olarak, küresel kriz nedeniyle ödeyeceği sosyo-ekonomik bedel büyür.
7) Enflasyonda sapmaya izin verilmemelidir. Ancak, yüzde 4, yüzde 5 veya 6’ya indirilmesi için çabalar askıya alınmalıdır. Yani, enflasyon yüzde 9 ile 12 arasında bir bantta tutulmalıdır. Türkiye, yıllardır enflasyon üretmeden, iç talebi canlı tutarak, ekonomi büyütmenin yolunu bulamamıştır. Ancak, 2009’da Türk ekonomisini ağırlıklı olarak iç talep ayakta tutacaktır. Bu nedenle, enflasyonla mücadele zaafa uğratılmadan, iç talebi arttıracak önemlere ağırlık verilmelidir.
8) Kamu maliyesi alanında, bütçe performansı ve disiplini ile kamunun giderek her geçen gün azalan borçlanma ihtiyacındaki azalma, güçlendirilerek sürdürülmelidir. Kamu finansmanı zora sokulmamalıdır. Hazine’nin Körfez Ülkeleri’nden, Uzak Doğu’dan borçlanma imkanları araştırmalıdır. Özel amaçlı yeni borçlanma enstrümanları (Sukuk ve benzeri) devreye sokulmalıdır.
9) Türkiye’nin üçüncü avantajı ve olumlu yönü, ihracat alanında yakalanmış olunan performansın gerilemesine izin verilmemesidir. İhracatın desteklenmesine yönelik imkanlar seferber edilmeye devam edilmelidir. Dış ticaretin desteklenmesi boyutunda, Eximbank’a, yurtdışından borçlanmadan, gerekirse Hazine kaynaklarından ek finansman imkanı sağlanmalıdır. İhracatta ana sektör ve şirketler desteklenmelidir. Türkiye’nin ihracatının önemli bir bölümünü sağlayan şirketlere kaynak bulmada özen gösterilmelidir.
10) 1988-89 döneminde çok başarılı olmuş bir uygulama olarak, Merkez Bankası’nın reeskont kredisi kullanma imkanı, kısa bir dönem için ihracatın finansmanına da yönlendirilebilir. İhracatçı firmaların geçmişteki başarı ve performansları dikkate alınarak, hangi ölçüde desteklenecekleri belirlenebilir. İhracatçılar, merkez bankasından bu kredi imkanını teminat mektubu karşılığı kullanacaklar ve ihracat alacaklarını tahsil ettikçe de, merkez bankasına kredilerini ödeyeceklerdir.
11) Türkiye’nin mal sattığı ülke ve pazarlardaki olası daralmalar yakından izlenmeli, bu küresel finans krizinden en az etkilenecek ülkelere yönelik olarak, Türkiye’nin ihracat hacminin gelişmesine ağırlık verilmelidir. Reel sektöre vergi iadesi ödemelerinin hızlandırılması yararlı olabilir.
12) Türkiye’nin 2009 yılında her kuruş kazandığı dövize ihtiyacı olacak. Bu nedenle, sadece ihracatçılarımızın desteklenmesi değil, turizm sektörümüzün de desteklenmesi gerekecek. Gelecek yıl, dünya ekonomisindeki kriz etkisi ile, insanlar evlerinde oturmayı tercih edebilir. Seyahat tercihlerinde ise rekabet öne çıkacak. Türk turizminin rekabet becerisi açısından, kimi fırsatlar sağlanması gerekiyor. Vergi kolaylığı, turizm faaliyetlerinde dolaylı vergi indirimi gibi önlemler düşünülebilir.
13) Bu noktada, 2009 yılında en iyimser tahminle 35 milyar dolar, en kötümser tahminle 60 milyar dolar seviyesinde, Türkiye’nin vadesi gelen dış borç geri ödemeleri ve cari açığın finansmanı için para bulması gerekmektedir. Bu kaynak, Körfez Ülkeleri’nde ve Uzak Doğu’da mevcuttur. Türkiye, Körfez Ülkeleri yatırımcılarını ve Uzak Doğu yatırımcılarını Türkiye’ye yatırım yapmaya davet etmenin yolunu bulmalıdır. Gerekirse, Başbakan ve ilgili bakanların etkili ziyaretleri olmalıdır.
14) Ekonomik büyümenin yüzde 1,5-2 civarına doğru yavaşlamasına izin vermek gerekiyor. Böylece, ithalat hacmindeki göreceli daralma, Türkiye’yi cari açık boyutunda rahatlatacaktır. Ayrıca, petrol fiyatlarındaki gerilemenin sürmesi, Türkiye’nin cari açığını 8 ile 10 milyar dolar olumlu yönde etkileyebilir.
15) Merkez Bankası, dalgalı kur rejimine, döviz kurlarındaki aşırı dalgalanmaya izin veremez. Kurlara istikrar kazandırmak, bu süreçte Hükümet ve ekonomi yönetimi açısından, krizin Türk ekonomisine etkilerini sınırlamak açısından önemlidir. Türkiye, 1929 Krizi’nde Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu ile döviz kurlarındaki dalgalanmayı kontrol altına almış, denk bütçeye geçmiş, Türk lirasını sağlamlaştırmayı tercih etmiştir. Günün koşullarına uygun bir kur politikası belirlenmelidir. Çünkü, döviz kurlarının yükselişini sürdürmesi, hem Türk bankalarının, hem Türk reel sektör şirketlerinin bilançolarını dış borçlar nedeniyle vuracaktır. Bilançolar küçülecek ve kurdan kaynaklanan zarar büyüyecektir.
16) Türk halkının elindeki TL mevduatını, döviz mevduatına dönüştürmemesine özen gösterilmelidir.
17) Türk ekonomisi açısından, boyutu ve etkileri halen kestirilemeyen, bununla birlikte, dünya ekonomisinin tarihindeki en ağır krizlerden birisi olduğu konusunda genel bir mutabakatın söz konusu olduğu bu krizden en az zararla çıkmanın en öncelikli koşullarından birisi, Türk Bankacılık Sektörü ile Türk Reel Sektörü arasındaki kredi kanalının, kredi musluklarının tıkanmaması için gereken özenin gösterilmesidir. Dünyanın önde gelen bankalarının 8 Ekim Çarşamba günkü faiz indirim kararlarının gerekçesi budur. Bizim merkez bankasının da atacağı adımları netleştirmesi gerekmektedir.
18) Kredi kanalının çalışması ise, Türk bankacılık sektörünün yeni sorunlarla karşı karşıya kalmamasına bağlı gözükmektedir. Yani, Türk ekonomisi bir likidite, ekonomik aktiviteyi sağlayan para miktarı açısından sorun yaşamamalıdır. Bu konuda, Hükümet’e ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na (TCMB) ekonomideki para miktarı, likidite açısından, piyasaların rahat olması boyutunda, önemli görevler düşmektedir.
19) Oysa, 11 Eylül’de küresel finans krizi, yeni ve ağır bir boyuta geçtikten sonra, Türk bankaları arasında müşterilerin mevduat kaydırma eğilimlerinde ciddi bir hareketlenme gözlenmektedir. Hükümet, Merkez Bankası (MB) ve Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu (BDDK) söz konusu mevduat kaymalarını yakından takip etmelidir.
20) İş işten geçtikten sonra uygulanması halinde, etkili olma imkanını kaybedecek olan bir önemli adım, ‘mevduatın tümüne devlet garantisi’ getirmektir. Böyle adım için, şimdilik bir gereklilik olmadığı söylense de, İrlanda ve Yunanistan’ın aldığı karar, iki ülkenin bankacılık sektörü için mevduatın tümüne garanti için bir gereksinim olmamasına rağmen alınmış bir karar olarak, manidardır. Ancak, bankacılık sektörü bu konuda talepkar olamaz. Çünkü, yanlış anlaşılır. Bunu iş dünyasını temsil eden sivil toplum örgütleri, BDDK ve MB dile getirmelidir. Böylece, Türkiye’deki bankalarda son bir haftadır gözlenen ve hız kazanmış olan mevduat akış trafiği de sakinleşir. Aksi durumda, iyi durumda olan kimi Türk bankalarının pozisyonları zora girebilir. Hükümet, mevduatın tümüne garanti kararını, işler daha arap saçına döndüğünde almaya kalkar ise, etkisi bugünkü gibi olmaz ve halkın paniğini yatışmaz. Avrupa Ülkeleri ve ABD yükseltirken, Türkiye için gerekçesi zaten artık hazırdır.
21) Reel sektörün korkusu, kredilerde daralmadır. Nitekim, bu yönde tatsız duyumlarda bir artış gözlenmektedir. Kimi bankalar ise, geri çağırdığı kredi için, ilgili reel sektör firması kredinin devamını istiyorsa, daha yüksek bir kredi faizi talep ederek, zor günleri bir fırsatçılığa dönüştürme eğilimi göstermektedir. Hükümet aciliyetle, bankaların reel sektörden kredilerini erken kapatmaları yönündeki taleplere dolaylı olarak müdahale etmelidir.
22) Bankalar, Türk bankaları dahil, içinde bulunduğumuz bu zorlu günlerde, kendilerini güçlü kılmak için, ellerindeki para kaynağını arttırmak, likidite becerisini arttırmak için, kredileri geri isteme eğilimini arttıracaklardır. İşin sıkıntılı yönü, en kolay tahsilat güçlü KOBİ ve şirketlerden sağlanacağından dolayı, ciddi bir paradoks, yani ikilemle, bankalar söz konusu güçlü firmalara yüklenecektir. Oysa, söz konusu güçlü reel sektör firmaları, böyle bir krizde, Türk ekonomisini ayakta tutacak kurumlardır ve tersine desteklenmeleri gerekmektedir.
23) Türk bankacılık sektörünün durumunun göreceli olarak güçlü olduğu kimi açılardan doğru olsa da, sektörün dış borç yükü ve bu borçların vadesinde yeniden alınıp, alınamayacağı, döndürülüp döndürülemeyeceği ciddi bir sıkıntı konusudur ve önemli bir risktir. Dünyanın önde gelen finans kurumları, bankaları birbirlerine kaynak kullandırmaz iken, Türk bankaları sendikasyon kredilerini tazeleyebilecekler midir? Tazeleyecekler ise, daha yüksek maliyetlerle tazeleme riski söz konusudur ve bankalarımızda bu durumda, pahalıya bulduğu kaynağı pahalıya kullandırmak durumunda kalacaktır.
24) Kurumsal kredi maliyetlerinin düşürülmesi yararlı olabilir. Hükümet, ekonomi yönetimi, reel sektöre yönelik kredi kanalını çalıştırırken, bankaları, kurumsal krediler üzerindeki vergi ve benzeri kesintilerin yükünü azaltarak, reel sektöre daha fazla kredi açmaya özendirebilir. Kredilerin geri döndürülmesinde ve yeniden yapılandırılmasında reel sektör için erteleme imkanı sağlanabilir.
25) Türk Hazinesi, kendi mevduatını bankalar arasında paylaştırarak, kısa vade için bankaların kaynak ihtiyaç ve arayışlarına destek verebilir.
26) Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) kimi zaman döviz ihtiyacını karşılamak adına, verdiği eurolar karşısında ABD Merkez Bankası’ndan (FED) dolar alması gibi, bizim Merkez Bankamız ile FED arasında da dolar-YTL swap anlaşması ve işlemi yapılabilir. FED; TL’yi kabul etmesi için, ikna edilmelidir.
27) Türk İnşaat Sektörü’nde iktisadi canlılığı temin etmek için konut alımlarında vergi indirimi sağlanarak alıcıların teşvik edilmesi ve müteahhitlerin fiyat farklarının ödenmesi yararlı olabilir.
28) Son söz olarak, etkisini 2010 yılına kadar sürdürebileceği ihtimalinin konuşulduğu küresel finans krizinden, Türk ekonomisinin en az etkilenmesin koşulu, 70 milyon Türk halkının iç talep performansına bağlıdır. Hükümet, halkın satın alma gücünde erime ve işsizlik anlamında, iç talebi daha da zora sokacak gelişmelere izin vermemelidir. Ekonomide, bir para bulma, likidite sorunu yaşatılmamalıdır. Gelir Vergisi reformu, 2009 yılında Türk halkının satın alma gücünü bir miktar arttıracak bir etkiyle yasalaşmalıdır. Türk halkının satın alma gücü desteklenmelidir.

POSTED BY: Kerem ALKİN AT 02:50 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Thursday, 14 August 2008

İkinci Çeyrekte Büyüme Yüzde 4-4,4’de Kalabilir

14 Ağustos 2008 Perşembe

Sanayi ihracat rekoruyla ayakta durma mücadelesi verse de, ikinci çeyrekte büyüme yüzde 4-4,4’de kalabilir

30 Temmuz’da Anayasa Mahkemesi’nin davayı sonuçlandırması sonrasında, önemli bir siyasi belirsizlik başlığının geride bırakılmasıyla, Türk iş dünyası, Hükümet’in ve özellikle ekonomi yönetiminin, acil sıkıntılara yönelik çözüm önerileri sürecini hızlandırmasını beklemekte. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın, enflasyonla mücadeledeki kararlılığına bağlı olarak, sıkılaştırılmış para politikasını devam ettirmesi, ‘parti kapatma’ davası geride bırakılmış olsa da, önümüzdeki sonbaharda Türk ekonomisinde beklediğimiz ölçüde bir iç talep canlanmasına imkan vermeyecek. 14 Mart’tan bu yana, artan siyasi belirsizliğe bağlı olarak, öncelikle mobilya, beyaz eşya ve taşıt araçları, ardından da elektronik ürünlerde gözlenen tüketim ertelemelerinin bir kısmı devreye girse de, iş dünyası ‘patlamış’ bir piyasa ortamı görmeyecek. Bununla birlikte, eylül ayı okulların açılması ve Ramazan alışverişi nedeniyle hareketli geçebilir.

İhracatla ayakta kalma mücadelesi

2006 yılının ikinci yarısından bu yana, ticaret kesimi esasen iç talepteki zayıflamadan hayli mutsuz. Sanayi kesimi ise, iç talepteki cansızlığı dikkate alarak, kapasitesinin önemli bir bölümünü ihracata yönlendirme gayretinde. Bu çabalar, doğaldır ki, yine 2006 yılının ikinci yarısından bu yana, Türkiye’nin aylık ihracat hacminde yeni rekorların kırılmasını sağlıyor. Nitekim, bu rekor hacim artışlarına bağlı olarak (kimi aylarda, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 40’ı geçen artışlar), geçtiğimiz nisan ayından bu yana, Türkiye’nin aylık ihracat hacmi 12 milyar doların üzerine oturmuş durumda. Ve, kırılan bir rekorlara bağlı olarak, Türk imalat sanayinin de üretim rekorları kırdığı göz ardı edilmemeli. İmalat sanayinin yeni üretim rekoru, mayıs ayında 154,7 puanla kırıldı. Söz konusu üretim puan değeri, bugüne kadar Türk imalat sanayinin yakaladığı en yüksek üretim değeri anlamına geliyor. Aynı mayıs ayında, Türkiye’nin aylık ihracat hacminin 12,5 milyar dolarla bir rekora imza atması şaşırtıcı olmamalı. Yani, Türk imalat sanayi, iç talebin yetersizliğine bağlı olarak, ihracat rekorlarıyla ayakta durmaya çalışıyor; kırılan ihracat rekorları da, imalat sanayini üretim rekorlarına taşıyor.

Nitekim, haziran ayında aylık ihracat hacmi 11,7 milyar dolara gerileyince, imalat sanayinin üretim değeri de, rekor seviyesi olan 154,7 puandan doğaldır ki, 149,7 puana geriledi. 2007 yılının haziran ayında ise, ihracat hacmi 9 milyar olarak gerçekleşmiş; kısmen canlı olan iç taleple birlikte, imalat sanayinin üretim değeri 150,3 puan olmuştu. Sözün özü, geçtiğimiz haziran ayı, ‘kapatma davası’nın en hararetle tartışıldığı, Ergenekon Davası’nın gerginliğinin piyasaları fazlasıyla etkilediği bir dönemdi. Bu nedenle, iç talepteki yavaşlama ciddi boyutlardaydı. Bu da şunu gösteriyor ki, iç talep ciddi anlamda yavaşladığında, imalat sanayi ihracat rekoru kırsa da, imalat sanayinin üretimi iç talep canlıyken ki kadar yüksek olamıyor. Bu nedenle, imalat sanayinin ve toplam sanayinin bir önceki yıla göre üretim artış oranı, büyüme oranı yavaşladığında, ekonomi basınının bazen yanlış değerlendirmeler yaptığını da gözlemliyoruz.

İkinci çeyrek büyüme yüzde 4’de kalabilir

İmalat sanayinin, ihracat rekorlarına rağmen, üretim seviyesi olarak artık en yüksek seviyeye ulaşması ve bir ölçüde o yüksek üretim seviyesine takılıp kalmasına bağlı olarak, imalat sanayinin ve toplam sanayinin büyüme oranında doğal olarak bir yavaşlama var. Bununla birlikte, toplam sanayinin büyüme performansının yavaşlamış olması, sanayinin üretim seviyesi olarak rekor düzeyde bir performans ortaya koyduğu gerçeğini ortadan kaldırmamalı. Ancak, ekonomi basınında, sanayi üretimindeki artışın, sanayi üretimindeki büyümenin yavaşlaması, sanki bir üretim gerilemesi varmış gibi kamuoyuna yansıtılıyor. Yani, açıklanan makro ekonomik veriler, iş dünyasına yanlış yorumlarla aktarılıyor. Kısacası, sanayi üretimi rekor kırmayı sürdürüyor; ancak, artık kapasite ve üretim seviyesi rekor noktada dolaştığından, birbirini takip eden yılların aynı ayları arasında artış oranı, doğaldır ki yavaşlamaya başladı. 

Yani, nisan ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre sanayi üretimi yüzde 6,3’lük bir artış yakalamayı başarmış olsa da, mayıs ayında artış oranı yüzde 2,4’e, haziran ayında da yüzde 0,8’e geriledi. Ancak, dikkatinizi çekerim, artış oranı geriliyor. Yoksa, mart, mayıs ve haziran aylarında, sanayi üretimi 150 puanın üzerinde kalarak, rekor kırmayı sürdürmekte. Bununla birlikte, yılın ikinci çeyreğinde sanayi üretim artışının yüzde 3,2’de kaldığı bir gerçek. Bu durumda, yılın ikinci çeyreğinde sanayi üretimi yüzde 3,2’de kaldıysa, tarım sektörünün şaşırtıcı bir artış göstermemesi ve inşaat sektöründen de beklenmeyecek ölçüde iyi bir performans çıkmaması durumunda, Türk ekonomisinin ikinci çeyrek büyüme oranı yüzde 4 ile 4,4 arasında kalacak gibi gözüküyor. Ancak, yılın ilk çeyreğinde olduğu gibi, tarım sektörü bir kez daha beklenmeyen ölçüde bir artışa işaret eder ise, bu durumda, büyüme beklenenin bir miktar üzerine çıkarak, 4,8 ile 5,2 arasını da bulabilir. Yaklaşık 25 gün sonra, 10 Eylül tarihinde, ikinci çeyrek büyüme verilerini öğrenmiş olacağız. Bakalım, tarım sektörü yine sürpriz yapacak mı?

Önceki Değerlendirme Notuna Ek

Emtia fiyatları yakından takip ediliyor

ABD Merkez Bankası’nın (FED) 5 Ağustos’taki toplantısında, enflasyon riskine ciddi ölçüde işaret etmesi sonrasında, 2008 yılı için artık FED’in politika faizini yüzde 2’in altına indirmeyeceğinin anlaşılması ve buna karşılık, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) da yıl bitene kadar bir faiz indirimi yapacağı beklentisinin güçlenmesiyle, euro-dolar paritesi beklentilerin ötesinde bir gevşeme ile, bir ay içerisinde 1,6038 dolar gibi tarihi bir rekordan, 1,49 doların dahi altına geldi. Bu noktada, 1,49 doların altına sarkmış olan pariteyi dikkate aldığımızda, 1,48 doların kırılması kritik önem arz ediyor. Çünkü, 1,48 dolar çıtası kırıldıktan sonra, aşağı doğru sarkma 1,4750-1,4650 dolar aralığını da geçerse, paritedeki gerilemenin 1,44 dolar aralığına kadar devam edeceği görüşü ağırlık kazanıyor.

Doların dünyanın önde gelen para birimleri karşısında güçlenmeye başlamasıyla, petrol fiyatlarında, aylar öncesinde OPEC Genel Sekreteri’nin açıklamış olduğu formül çalışmaya başladı. Bu formüle göre, doların her yüzde 1’lik değer kaybı petrolü 4 dolar arttırıyor, her yüzde 1’lik değer artışı ise petrolün fiyatını 4 dolar geriletiyor. Dolar, 15 Temmuz’dan bu yana yüzde 8 civarında değer kazanmış durumda. Bu durumda, petrolün 30-32 dolar seviyesinde bir fiyat gerilemesi göstermesi gerekiyordu. Nitekim, 11 Temmuz’da petrolün varil fiyatının 147, 27 dolarla tarihi bir rekor kırdığını dikkate aldığımızda, petrolün bir varil fiyatının zaten 115 dolar aralığına kadar gerilemesi gerekiyordu. Nitekim, petrol fiyatları şu anda 114-116 dolar aralığına kadar çekilmiş durumda ve bu aralıkta tutunmaya çalışıyor. Eğer, euro-dolar paritesi, önce 1,48 doları, ardında da 1,4650 doları kırar ve 1,44 dolara kadar gevşer ise, petrol fiyatları da 110 dolara ve hatta altına gerileyebilir. Petrol fiyatları geriledikçe de, dünyadaki emtia fiyatları da petrolü takip etmeye başladı ve bu süreç devam edecek gibi gözüküyor. Altın, diğer madenler, demir-çelik ürünlerinde de ciddi fiyat gerilemeleri görülüyor. Umarız, bu fiyat çözülmesi sürer ve dünya ekonomisi, emtia fiyatlarından kaynaklanan enflasyon baskısından kurtulur.

POSTED BY: Kerem ALKİN AT 05:13 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Wednesday, 30 July 2008

Dava Kararının Açıklanması Sonrası Ek Yorum

30 Temmuz 2008 Çarşamba Saat:23:00

Anayasa Mahkemesi'nin açıkladığı kararı, değerlendirme yazımızda, 1. Senaryo seçeneği olarak, önceden tanımlamıştık. 3-4 hafta öncesine kadar yurtiçi piyasalarda destek oranı yüzde 15 olan 'Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Kapatılmaması' yönündeki olası karara yönelik destek, son 10 gündür yüzde 45'e yükselmişti. Anayasa Mahkemesi'nin en az 5 gün ile en çok 10 gün içerisinde vermesi beklenen karar sürecinde, 3. günün sonunda kararın açıklanacağının duyurulması, yurtiçi piyasaların kapanmasına yakın bir zaman diliminde, kararın 'kapatılmaması' yönünde çıkabileceği olasılığını yüzde 50'ye taşıdı.

Bu durumda, küresel yatırımcılar, karar sonrasında, Türkiye için çok kritik bir siyasi belirsizliğin ortadan kalkmış olması nedeniyle, hem doğrudan yatırımlar, hem de portföy yatırımları konusunda, Türkiye'ye yönelik ilgilerini yeniden hızlandıracaklardır. Bu yoğun ilgiye bağlı olarak, dolar kuru öncelikle 1,16-1,20 YTL bandında, ardından 1,14-1,18 YTL bandında hareket edecek gibi gözüküyor. Hazine kağıtlarında yüzde 17,5-20 bandına tekrar dönüş gerçekleşecek ve İMKB 100 Endeksi'nde 42 bin 500 puan kırıldıktan sonra, 43 bin 500 puanın taban ve destek noktasına dönüşmesi halinde, öncelikte 46 bin 500, ardından 48 bin puan, onun da kırılması halinde ise 50 bin puana kadar ulaşacak bir alım hareketi gözlenebilir. Ancak, ilk etapta 43 bin 500 çıtası kritik bir önemde olacak.

Bu arada, yabancı yatırımcıların gayrimenkul yatırımlarına yönelik ilgisinde de yeniden hızlanma gözlenebilir.

POSTED BY: Kerem ALKİN AT 10:58 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Tuesday, 29 July 2008

‘Kapatılma’ kararı değil, siyasi yasaklar daha kritik önemde

Para ve sermaye piyasalarının akıbetini yakından ilgilendiren bir davanın sonuç aşaması 28 Temmuz Pazartesi günü başlıyor. Anayasa Mahkemesi’nin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılmasına yönelik davayı en az bir hafta konuşması bekleniyor. Son zamanlarda, Hükümet’in, üst mahkemelerin ve hatta Genelkurmay’ın kritik açıklamaları, para ve sermaye piyasalarının kapandığı ve araya hafta sonunun girdiği cuma akşamları yapmayı tercih ettikleri dikkate alındığında, Anayasa Mahkemesi’nin de kararı 1 Ağustos Cuma günü açıklaması beklenmekte. Ancak, dava sürecinde yetmişi aşan siyasetçinin siyasi yasaklı olup olmayacağına dair detay dikkate alındığında, dava sürecinin 4 Ağustos’la başlayan haftaya sarkma ihtimali de konuşulmakta. Bununla birlikte, davanın 1 Ağustos cuma gününe kadar biteceğini bekleyenlerin oranı yüzde 70’ler mertebesinde. 6 Ağustos çarşamba gününe kadar sarkacağını bekleyenlerin oranı ise yüzde 25. Kısaca vurgulamak gerekirse, 8 Ağustos’a kadar sarkacak bir dava sürecini bekleyenlerin oranı ise bir hayli düşük.

Kapatma davasının Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılmasına yönelik bir kararla tamamlanacağı görüşü 3-4 hafta öncesine kadar yüzde 85 oranında bir piyasa aktörü tarafından kabul edilmiş bir olasılıktı. Ancak, son 2 hafta içerisinde, piyasa aktörlerinin görüşlerinde bir değişiklik hissediliyor ve bu çerçevede kapatma davasının ‘kapatılma’ yönünde bir kararla tamamlanacağı olasılığını kabul edenlerin oranı yüzde 85’den yüzde 55’e düştü. Yani, partinin kapatılmayabileceği yönündeki görüşün tırmandığı gözleniyor. Bu nedenle, para ve sermaye piyasalarındaki iyimserliği, salt Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılması yönündeki kararın fiyatlara yansıması olarak değerlendirmemek gerekiyor. Dolar-YTL kurunun 1,18-1,22 YTL seviyesine, yüzde 22’lere yaklaşmış Hazine 2. el faizlerinin, yüzde 20,30-20,50 bandına geri gelmesinde ve İMKB 100 Endeksi’nin birkaç kez 39 puan seviyelerine yakın bir seviyeye test etmesinde, partinin kapatılmaması yönündeki bir karar olasılığına verilen desteğin etkisi de göz ardı edilmemeli.

O halde senaryoları tek tek ele almak gerekir ise;

1. Senaryo: Adalet ve Kalkınma Partisi için ‘kapatılmaması’ yönünde karar çıkacağının beklendiği bu senaryo, temmuz başında Yüzde 15’ler mertebesinde destek görürken, söz konusu destek yüzde 45’lere ulaştı. Partinin Hazine yardımları konusunda mali bir ceza alması ile sonuçlanacak dava süreci ile ilgili bu senaryo, siyasi belirsizliği tam anlamıyla ortadan kaldıracağından dolayı, beklenti dolar kurunda 1,14-1,18 YTL, Hazine 2. el faizlerinde yüzde 17,5-20 bandına geri geliş ve İMKB 100 Endeksi’nde ise 39 bin puandan başlayarak, önce 42 bin 500, ardından da 46 bin 500 puanın kırılması halinde, 50 bin puana kadar sürecek bir tırmanış olarak tanımlanıyor. İMKB 100 Endeksi’nin yukarı doğru tırmanışında, uluslararası borsa koşulları da etkili olacak. Eğer, ABD borsalarında hayli sıkıntılı bir tablo var ise, davanın ‘partinin kapatılmaması’ yönünde bir kararla bitmesi, küresel piyasa koşulları hayli kötü ise, İMKB 100 Endeksi’ni ancak 42 bin 500-44 bin aralığına kadar getirecektir. Bu noktada, dış konjonktür hayli sıkıntılı iken, endeksin 50 bin puana kadar tırmanışını sürdürmesi olasılığı pek inandırıcı durmayacaktır.

2. Senaryo: Yüzde 85’ler oranında bir olasılıktan yüzde 55’ler mertebesinde bir olasılığa gerilemiş olan 2. Senaryo, söz konusu davanın ‘partinin kapatılması’ yönünde bir kararla çıkacağı yönündeki bir senaryo olarak tanımlanmakta. Ancak, söz konusu 2. Senaryo’nun ikiye ayrıldığı da ifade edilebilir.

Senaryo 2A: Anayasa Mahkemesi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kapatılması ve siyasi yasakların yürürlüğe girmesi yönünde karar alır. Bununla birlikte, partinin kapatılması sonrası, bağımsız hale gelen milletvekilleri önemli bir kenetlenme ortaya koyar. Bu çerçevede, 276’ın üzerindeki yeterli milletvekili sayısı ile, Meclis’ten erken genel seçim kararı çıkar ve başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, siyasi yasaklı olması beklenen siyasiler, erken genel seçimle, bağımsız milletvekili olarak yeniden Meclis çatısı altına dönerler ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kapatılması ile, mevcut milletvekillerinin iştirak ettiği bir parti, erken genel seçimlerde yeniden yüksek bir oy alır ve tek başına iktidar olur. Recep Tayyip Erdoğan ise, yeniden bağımsız milletvekili seçilir ve erken genel seçimde en yüksek oy oranını almış ve tek başına iktidar olmuş olan parti, Cumhurbaşkanlığı’na Bakanlar Kurulu listesini bağımsız milletvekili Erdoğan’ın başbakan olarak teklif edildiği bir liste olarak takdim eder. 2-3 aylık bir belirsizlik sonrası, mevcut partilerden birisine dahil olmuş olan eski Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekilleri sayesinde, tek başına iktidar olmuş olan söz konusu partiyle yola devam edilir.

Bu senaryoda, Adalet ve Kalkınma Partisi üst yönetiminin, yeni bir parti kurmak yerine, siyasi hayatımızda yer alan mevcut bir partinin biraz ismini, biraz da amblemini değiştirerek yola devam edilmesini daha uygun gördüğü yönündeki değerlendirmeler ağır basıyor. Piyasa ve ekonomi çevrelerinde, AKP’nin yeni bir parti kurmak yerine, mevcut bir partiyi ayağa kaldıracak bir projeyi daha çok tercih ettiği görüşü yüzde 70’ler mertebesinde destek görmekte. Böyle bir durumda, piyasalar ‘kapatılma’ kararının zaten yüzde 55 olasılıkla beklendiği ve fiyatlara önceden yansıdığı görüşünü öne çıkararak, dolar kurunda 1,22-1,25 YTL bandının geçilmemesi, Hazine 2. el faizlerinde yüzde 20-22 bandının aşılmaması, İMKB 100 Endeksi’nde ise 36 bin 500-39 bin bandının içinde kalınması için ciddi bir çaba sarf edecektir. Küresel piyasa koşullarının da mevcut durumundan daha sıkıntılı bir tabloya işaret etmemesi halinde, yurtiçi piyasa koşullarının bu yapıda şekilleneceği düşünülmekte.

Senaryo 2B: Anayasa Mahkemesi, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Kapatılması ve başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, 70’in üzerinde siyasetçinin siyasi yasaklarının ömür boyu devam etmesi yönünde karar alır. Bu senaryo, şu anda çok düşük bir olasılık olarak kabul edilen; ancak, gerçekleşmesi halinde piyasaları bir hayli endişelendirecek ve dalgalanmayı hayli arttıracak bir senaryo olarak değerlendirilmekte. Çok düşük bir olasılık söz konusu olsa da, bu senaryonun gerçekleşmesi halinde, hem döviz kurlarında, hem faizlerde, hem de hisse senedi fiyatlarında sert hareketler olacağı bekleniyor.

Çünkü, bu tür bir senaryo olasılığı gündeme geldiğinde, partinin kapatılması sonrası bağımsız hale gelecek AKP milletvekillerinin bir kenetlenme gösteremeyeceği, bu nedenle erken genel seçim kararı veya Anayasa değişikliği anlamında kritik önemdeki kararların çıkarılacağı bir çoğunluğun yakalanamayacağı değerlendiriliyor. Türkiye, bu ölçüde tatsız bir siyasi belirsizlik sürecinde iken, ABD merkezli olarak, küresel piyasalardaki tansiyonu arttıracak bir gelişme de ortaya çıkar ise, söz konusu iki sert belirsizliğin yurtiçi piyasalara etkisinin hayli sıkıntılı olacağı ifade edilebilir. Küresel konjonktürün sertleşmesinin Türkiye’nin cari açığının finansmanıyla ilgili tartışmaları alevlendirmesi halinde ise, dolar kurunda 1,28-1,32 YTL bandının kırılması halinde, 1,32-1,38 YTL bandına kadar bir kur hareketi gözlenebilir. 1,38 YTL’nin kırılması halinde ise, 1,70 YTL’ye kadar uzanacak bir hareket gözlenebilir. Bu noktada, İMKB 100 Endeksi’nde 32 bin 500’ün kırılması, 28 bin puana kadar bir çekilmeyi, Hazine 2. el kağıtlarında ise yüzde 23’lere dayanan bir tırmanışı beraberinde getirecektir.

Sözün özü, ekonomi aktörleri açısından, partinin kapatılmasından çok daha önemli bir risk, öncelikle Başbakan Erdoğan ve partinin önde gelen isimlerinin ömür boyu siyasi yasaklı olacakları bir mahkeme kararı olarak öne çıkıyor. Ancak, bu senaryo ihtimal oranı olarak yüzde 5 civarında bir oy almakta. Bu nedenle, şu anda en fazla oy olan senaryo 2A Senaryo’su olarak öne çıkmakta. Ancak, pek çok gerekçeye bağlı olarak, olası bir ‘kapatılma’ kararı sonrası, Meclis bir erken seçim kararı alamaz ise, bu durumun yeni bir siyasi belirsizlik anlamına geleceğini ifade edelim. Belki, bu nedenle, Adalet ve Kalkınma Partisi üst yönetimi bir A veya B ve hatta C planları olduğunu ifade etmekte.

Piyasalarda dillendirilen son bir senaryo seçeneği ise, Anayasa Mahkemesi’nin Partinin kapatılmaması yönünde karar alması, buna karşılık aralarında Başbakan Erdoğan’ın da yer aldığı siyasiler için siyasi yasak kararı alınması. Ancak, Anayasa Hukuku uzmanları, bu senaryonun mümkün olmadığı görüşünü dile getiriyorlar. Yani, Anayasa Mahkemesi’nin bu tür bir içtihat oluşturmasının mümkün olmadığı ifade ediliyor. Bekleyip göreceğiz.

Saygılarımla… 

Prof. Dr Kerem Alkin

POSTED BY: Kerem Alkin AT 03:39 am   |  Permalink   |  E-mail this
Friday, 25 April 2008
 
ABD ekonomisine yönelik resesyon riski ve bu riske bağlı olarak dünya ekonomisinde olası bir yavaşlamayı neredeyse bir yıldır konuşuyoruz. Bu noktada, ABD ekonomisinin resesyona girip girmediği halen tartışıla dursun, global yatırımcıların büyük bir bölümü hisse senedi piyasalarından getiri beklentilerini minimize etmiş durumdalar. Uluslararası emtia borsalarında, petrol, tarım ürünleri ve metal kontratlarında spekülasyon ciddi paralar kazandırıyor. Ve, söz konusu spekülasyon eğilimi de emtia fiyatlarını sürekli yükseltiyor. Petrol söz konusu spekülatif hareketlere bağlı olarak 117 doları test etti ve 120 dolara gidiyor. İşin tatsız tarafı, ABD ve dünya ekonomisine yönelik ciddi yavaşlama beklentisine rağmen, söz konusu hammadde, metal ve enerji türev fiyatlarındaki yükselişin devam etmesi de zihinleri karıştırıyor. Emtia fiyatlarındaki trend eğer bu şekilde devam ederse, önde gelen merkez bankaları büyüme için faizleri düşürmekle, enflasyonu kontrol altında tutmak için faizleri yükseltmek arasında kalabilir.
 
Malum, günlük hayatta da başımıza gelir. Bir sıkıntıyla boğuşurken, başka sıkıntıların garip bir tesadüfle ardı arkası kesilmez. Dünya ekonomisi de sanırız böyle bir süreçten geçiyor. Global likidite genişlemesinin uluslararası finans piyasalarını dejenere ettiği bir süreçte, ‘subprime mortgage’ kriziyle ciddi bir sorun yumağı içinde bulduk kendimizi. Ve, artan bir tempoyla, küresel finans çevreleri, sermaye yeterliliği, likidite riski yönetimi kavramlarını yeniden sorgulamaya, bu konuda bugüne kadar uygulanmış olan oranları ve ilkeleri tartışmaya başladı. Ancak, konu sadece bu yönüyle kalsa iyi; finansal krizin ABD ekonomisinde neden olduğu resesyon riski de dünya ekonomisinin başlıca gündem maddelerinden birisini oluşturmakta. Dünyanın her önde gelen ekonomisinde, Türkiye dahil, tüketicileri bir korku, bir endişe hakimiyetine almış durumda. Kimse, elindeki nakit gücü kullanmayı, mal almayı, bankadan kredi kullanmayı düşünmüyor. Sanki, bu sorunlar yetmiyormuş gibi, dünyanın önde gelen uluslararası kurumlarından yükselen ‘açlık’ ve ‘toplumsal kargaşa’ çığlıkları da, zaten hayli sıkıntılı gözüken küresel tabloya tuz-biber ekti.
 
Gıda fiyatları kimilerini güldürüyor, kimilerini üzüyor
 
Dünyada gıda fiyatlarındaki son dönemde yaşanan büyük artışlar, bazıları için yaşamı daha da zorlaştıran çok kötü bir haber anlamına geliyor. Ancak ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanan bazı yoksul ülkelerin de yüzünü güldürebilecek bir gelişme bu.
 
Pirinç ve buğday gibi temel gıda maddelerinin fiyatlarındaki büyük artış özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki yoksul kentli kesimleri olumsuz etkiliyor. Zaten yoksul bir yaşam süren bu kesimler, karınlarını doyuracak parayı denkleştirmekte her geçen gün daha zorlanıyor. Ancak, kentlerdeki yoksulluk bütün bu gelişmelerin bir yönü. Diğer yandaysa tarım ürünleri yetiştiren kırsal kesimler, gıda fiyatları sayesinde çok büyük kazançlar elde etmeye başladı.
 
Tarım genelde yoksul ülkelerdeki başlıca ekonomik faaliyet. Dolayısıyla gıda fiyatlarındaki artış, bu ülkelere önemli bir ekonomik katkı sağladı. Yükselen gıda fiyatları, dünya çapındaki emtia fiyatları artışının bir parçası. Pek çok metalin, petrol ve doğalgazın da fiyatı ciddi oranda arttı. Bundan en büyük kazancı sağlayanlarsa Afrika, Latin Amerika ve Asya kıtasının bir bölümündeki gelişmekte olan ekonomiler oldu.
 
Uluslararası Para Fonu IMF'ye göre ise, gıda gibi temel emtia fiyatları, diğer ürünlere kıyasla son 10 yılda yüzde 75 yükseldi. Bir başka deyişle zengin sanayileşmiş ülkelerden, ekonomileri toprağın üzerinde ne yetiştirildiğine, ya da altından ne çıkarıldığına bağlı olan yoksul ülkelere refah transferi oldu. Bu durum dünyanın en yoksul ülkelerinden bazılarına ekonomilerini düzeltme potansiyeli ve ihtiyaç duydukları kaynakları bulma fırsatı veriyor. Ancak geçmişte emtia fiyatlarındaki büyük artıştan alınan ders, bu kaynakların kötü yönetim ve yolsuzluklar nedeniyle kolayca eritilebileceğini gösteriyor. Bunun en klasik örneği de 1970'lerde petrol fiyatlarında yaşanan artışı uzun vadeli ekonomik kalkınmaya dönüştüremeyen Nijerya.
 
Uluslararası kuruluşlardan gıda alarmı
 
Gıda fiyatlarındaki artış sonrasında, Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, derhal harekete geçilmesini önermiş durumda. Robert Zoellick zengin ülkelerin çabuk hareket ederek, Birleşmiş Milletler'e bağlı Dünya Gıda Programı'na 500 milyon dolar aktarmaları gerektiğini de ifade etti. Zoellick bu noktada "Yeni Düzen" benzeri bir plan uygulanması çağrısı da yaptı. Söz konusu "Yeni Düzen"kavramı, ABD'nin eski başkanlarından Franklin Roosevelt'in, ülkesini 1929 yılında patlak veren büyük ekonomik krizden kurtarmak amacıyla aldığı bir dizi önlemi içeren reform paketinin adı olarak biliniyor. Robert Zoellick açıklamasında, artan gıda fiyatlarının yoksul ülkelerde 100 milyon kişiyi daha yoksulluğa itebileceği uyarısında da bulundu.
 
Nitekim, IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn ise, daha önce dünyada yüz binlerce kişinin açlık riskiyle yüz yüze olduğunu söylemişti. Bu noktada, Dünya Bankası'nın bazı ülkelerin maliye ve kalkınma bakanlarından oluşan Kalkınma Komitesi, Robert Zoellick'in "Yeni Düzen" çağrısını memnuniyetle karşıladı ve destek verdiğini duyurdu. Ayrıca, Dünya Bankası ve IMF yetkilileri hafta sonunda yaptıkları bahar dönemi toplantılarında yükselen gıda fiyatları ve küresel mali piyasaları etkileyen kredi krizi konusunu ele aldıkları bir dizi görüşme yaptı.
 
Dünyada geçtiğimiz yıl içinde buğday fiyatları yüzde 130, pirinç fiyatları yüzde 70'ten fazla yükselmişti. Dünya Bankası rakamlarına göre temel gıda maddesi durumundaki bu ürünlerde yaşanan artış, genel olarak gıda fiyatlarının da son üç yılda yüzde 83 yükselmesine yol açtı. Fiyatlardaki yükselme talepteki artışa, bazı ülkelerde hasada zarar veren olumsuz hava koşullarına ve geniş tarım alanlarının ulaşımda yakıt olarak kullanılan ürünlerin ekimine (bio-dizel) ayrılmasına bağlanıyor.
 
 
 
Küresel yoksulluk büyük tehdit
 
1990’lı yıllara damgasını vuran ve sorunlara yönelik çözüm yöntemleriyle takdir toplamış olan bir önceki ABD Başkanı Clinton, gerek görevde olduğu 1997 ile 2001 arası, gerekse de görevden ayrıldığı dönemden bu yana, dünya siyasetçileri içerisinde, dünya barışı için gelecekte en büyük tehlikenin ‘küresel yoksullaşma’dan geleceğini ısrarla vurgulayan ender liderlerden birisi. Bu nedenle, kurduğu vakıf aracılığı ile de bu konuya yönelik bir küresel mücadele ortaya koymaya çalışıyor. Hatta, uluslararası haber kanalı CNN International’da, bu başlık altında bir programın başlatılmasını sağladı. Küresel yoksullaşma, 1,1 milyar insanın yeryüzünde günde 1 doların altında bir yaşam mücadelesi verdiği gösteriyor. Bunun anlamı, açlık sınırının da altında yaşayan 1,1 milyar insan demek. 2,7 milyar insan ise, yoksulluk sınırının altı anlamına gelen 3 dolardan az bir günlük gelirle yaşam mücadelesi veriyor.
 
Emtia fiyatları yükselecek
 
Önümüzdeki dönemde, Hindistan’ın nüfus artış oranının Çin’den yüksek olduğundan hareketle, nüfus büyüklüğünde Çin’i yakalamış ve geçmiş bir Hindistan gerçeği ile karşı karşıya kalacağız. Bu dönemde, dünya nüfusunun üçte birinden fazlası iki ülke vatandaşlarından oluşuyor olacak. 1995 yılında söz konusu iki ülkenin dünya mal ve hizmet üretimindeki rolü yüzde 5 civarındaydı. Bu rolü, 2005 yılında yüzde 10’a yükselttiler ve 2020’lerde bu oranın yüzde 20’ye çıkmasından endişe ediliyor. Çünkü, söz konusu oranın yüzde 20’ye çıkması, diğer ülkelerin firmaları için kapılarına kilit vurmaları anlamına gelebilir. Ayrıca, Çin ve Hindistan halkının yaşam standardı arttıkça, dünya ekonomisinin enerji ve gıda talebi de olağanüstü artacak. Bu durumda, dünya ekonomisi, 2020’lere geldiğimizde, artan gıda, enerji, hammadde ve metal talebini karşılayabilecek mi? Yeterince emtia üretilemeyecek ise, dünya ekonomisini hayli sıkıntılı bir enflasyon dönemi bekliyor. Peki, söz konusu enflasyonist etkiyi kontrol altında tutmak isteyen merkez bankaları sıkılaştırılmış para politikası uygulamayı sürdürerek, ekonomilerini durgunluk girdabına sokarlar ise, bunun neden olacağı sosyo-ekonomik sonuçlarla, yani işsizlik ve yoksullukla mücadeleyi nasıl başaracağız? Yani, ABD ve AB bankalarının 1. çeyrek kar ve bilanço verileri önemli; evet, ABD’nin 1. çeyrek büyüme verisi önemli. Ama, ağaçlarla uğraşırken, ormanı gözden kaçırmak çok daha büyük riskleri beraberinde getirebilir.
 
Yuan değerlenmeyi sürdürürse…
 
Küresel piyasa oyuncularının her olumlu ve olumsuz veriye tepki verme modunda oldukları bir ortamda, ABD bankalarından birkaç olumlu haber, beklenenden iyi çıkan bir büyüme verisi, belli ki piyasalara bir yumuşa ve durulma getirecek. Dalgalanma riski azalacak. Ancak, 21 Temmuz 2005’de Çin’e G-7 ülkelerinin zorlaması ile kabul ettirilmiş olan ‘sepet kur’ modeli, dolar-yuan paritesinin 8,5 yuandan, 7,1 yuan civarına gelmesine neden olmuşsa, Çin’in rekabet becerisinin bir ölçüde törpülenmesi, farklı detayları da gündeme taşıyor. Örneğin, Çin’in son 2,5 yıldır, artık dünyaya deflasyon değil, enflasyon ihraç etmekte olduğu gerçeği. Yani, yükselen petrol ve emtia fiyatları, 1,5 yıl öncesine kadar dünya ekonomisi için önemli bir sorun teşkil etmezken, şimdi başta gelişmiş ekonomiler olmak üzere, önde gelen gelişmekte olan ekonomilerin çoğu artık enflasyon riskiyle karşı karşıya. Yani, yuanın değer kazanması, Çin mallarının küresel rekabet gücünü bir miktar törpülüyor ve diğer gelişmekte olan ekonomilere rekabet imkanı sağlıyor. Ama, enflasyon riski de küresel bir boyut kazanıyor.
 
Avrupa Merkez Bankası’nın enflasyon hedefi yüzde 2, gerçekleşen enflasyon yüzde 3,6. Fransa’da enflasyon mart ayında yıllık bazda yüzde 3,5 ile son 12 yılın en yüksek değerine yükseldi. Önde gelen gelişmekte olan ekonomilerin yıllık enflasyon oranı ortalaması, Türkiye’nin yüzde 9’luk enflasyonuyla eşitlenmiş durumda. 2009’dan itibaren görevi devralacak ABD Başkanı kim olacak ise, onu 3-4 yıl hayli belalı bir dönem bekliyor, hem kendi ekonomisi, hem de dünya ekonomisi için.
POSTED BY: AT 11:05 am   |  Permalink   |  E-mail this
Wednesday, 09 April 2008

Yurtiçi piyasa ‘iyimser’ senaryoya hazır değil

09 Nisan 2008 Çarşamba

AK Parti her ne kadar siyasi süreci yumuşatma kararı almış olsa da, yerli ve yabancı yatırımcıların pozisyonlarında ‘iyimser senaryo’ aralığına geçiş zaman alacak. Cevap bekleyen başlıkların netleştirilmesi gecikirse, süreç uzayabilir.

Başbakan Erdoğan’ın ekonomi kurmaylarıyla toplandığı zaman diliminde, ekonomi yönetiminin şu iki soruya ivedilikle cevap bulması gerektiği fikri parmaklarımın ucundan kaydı. Birincisi, tüketici güveninin nasıl yükseltilebileceği; diğeri ise, reel sektörünün güveninin nasıl ayağa kaldırılacağı. Çünkü, bir ulusal ekonominin büyümesi için iki kaçınılmaz harcama kalemi var; birincisi tüketim harcamaları, diğeri yatırım harcamaları. Hazine Müsteşarı Çanakçı’nın geçtiğimiz haftalarda Adana’da gerçekleştirdiği bir sunumda, 1993-2002 döneminde özel sektör yatırım harcamalarının ekonomik büyümeye katsı ısadece yüzde 0,6. Bu derece zayıf bir özel sektör yatırım harcaması sonucunda, aynı dönemde Türk ekonomisinin ortalama yüzde 2,9 büyüyebilmiş olması şaşırtıcı olmamalı. 2003-2006 döneminde ise, Türk ekonomisi ortalama yüzde 7,4 büyürken, özel sektör yatırım harcamalarının büyümeye katkısı yüzde 3,7. Yani yüzde 50’lik bir katkı söz konusu. O halde, tüketici güveni diplerdeyken, özel sektör yatırım harcamasını iyice azaltırsa, 2008 yılında büyümenin yüzde 4 ve altına gerilemesi de beklenebilir. Neticede, bu tür değerlendirmelerin piyasa aktörlerini durağan senaryo aralığında tutacağı ifade edilebilir.

Faiz 17,5’un altına inmeli

Durağan senaryo aralığında, dolar kuru için 1,2-1,38 YTL bandı, Hazine 2. el faizi için yüzde 17,5-20,0 bandı ve İMKB 100 Endeksi için ise 50 bin-40 bin puan bandı tanımlanabilir. Piyasa aktörlerinin özellikle dolar kurunda ve İMKB 100 Endeksi için iyimser senaryo aralığına geçişe ikna edilmeleri, Hazine 2. el faizlerinin yüzde 17,5’in altına gelmesi ile mümkün gözüküyor. Yani, bono-tahvillere yeniden alım gelmesi gerekmekte. Hazine kağıtlarına yeniden talep gelebilmesi için ise, öncelikle ‘IMF’ başlığının netleşmesi gerekecek. Ekonomi çevrelerinde yapılan değerlendirmeler, ‘İhtiyari Stand-by’ modeline işaret ediyor. Bununla birlikte, Hazineden sorumlu Devlet Bakanı Şimşek’in açıklamalarına bağlı olarak, söz konusu anlaşma modelinin ne olacağını öğrenmek için nisan sonunu beklememiz gerekecek. Söz konusu modeli netleştirmeye yönelik çalışmalar, anlaşılan IMF-Dünya Bankası ilkbahar toplantıları sürecinde de devam edecek. Türkiye’ye gelen IMF Heyeti’nin Ankara bazlı çalışmaları tamamlandıktan sonra, Washington’da detayların konuşulmaya devam edileceği anlaşılıyor. Sosyal Güvenlik Reformu’nun son halini ‘yeterince’ reformist bulmayan IMF; yeni anlaşma sürecine yönelik olarak farklı bir duruş sergileyecek mi, Hükümet’ten ve ekonomi yönetiminden daha net taleplerde bulunacak mı, bunu zaman gösterecek.

IMF Başkanı ‘kale’yi yıktı

Söz IMF’den açılmışken, IMF Başkanı Strauss-Kahn’ın, dünyanın önde gelen ekonomilerini para ve sermaye piyasalarına küresel düzeyde bir kamu müdahalesi için birlikte hareket etmeye devam etmesi, IMF’in temsil ettiği ekolün de ‘sınıfta kalması’ anlamına geliyor. Kimin aklına gelirdi ki, ‘kayıtsız-şartsız’ neoliberal okulun kalesi konumundaki IMF’in Başkanı çıkacak ve rakip konumundaki Keynesyen Okul’un görüşlerini öne çıkaran açıklamalarda bulunacak. Anlaşılan o ki, iki ekol arasında 1990’lı yılların başından bu yana süregelen ‘savaş’, neoliberal kanadın, yeni keynesyen kanada 3 mevzi kaybetmesi ile yeni bir sürece girdi. Enron ve ardından patlak veren ‘subprime mortgage’ neoliberallerin itibarını ayaklar altına alınca, IMF Başkanı bile yeni keynesyenler medet umar hale gelmiş.

Kredi krizinin, Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ekonomileri de tehdit edebileceğini vurgulayan Strauss-Kahn, menkul kıymet ve gayrimenkul piyasaların desteklenmesi gerektiğine işaret ediyor ve önde gelen hükümetlerin dünya ekonomisini toparlamak adına, ortak bir uluslararası müdahale modeli oluşturmaları gerektiğini vurguluyor. Bu durumda, gerek Hükümetin, gerek kurmayları ile durum değerlendirmesi yapan Başbakan Erdoğan’ın, gerekse de ekonomi yönetiminin bu çağrıları değerlendirmesi gerekiyor. Çünkü, konu uluslararası düzeyde de, ekonomik büyümenin korunması için alınabilecek ek önlemlerin tartışıldığı bir sürece kayıyor. TCMB Başkanı Yılmaz’ın, bu çerçevede para politikası modelini gözden geçirebilecekleri yönündeki açıklaması, bu gelişmeleri dikkate almış bir açıklama olarak da değerlendirilebilir.

ECB faiz indirmeyecek

Tüm bu değerlendirme ve gelişmelerin ışığında, global piyasa aktörleri Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB), yarın ki toplantısından bir faiz indirim kararı çıkması ihtimaline odaklanmıştı. Bu nedenle, bir ara euro-dolar paritesi 1,56 doların bile altını gördü. Ancak, toplantıya 48 saat kala, global piyasalarda görüş, bu ay da ECB’nin faiz değiştirmeyeceği yönünde şekilleniyor gözüküyor. Bu nedenle, parite de yeniden 1,58 dolara yaklaştı. ECB faiz indirmez ve FED de 0,50 puan indirir ise, paritenin 1,60-1,62 dolar aralığını test etme ihtimali hala sıcaklığını koruyor.

POSTED BY: KErem ALKİN AT 04:30 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Sunday, 06 April 2008

Global piyasalarda ‘dipten dönüş’ havasına dikkat

06 Nisan 2008 Pazar

Nisan ayının ilk günleriyle birlikte, uluslararası piyasalarda ‘artık en dibin görüldüğü’ne dair bir görüş öne çıkarılmaya başlandı. Bunun anlamı global piyasaların artık kötü haber satın almak istememesi olabilir.

Gerek global piyasalar, gerekse de yurtiçi piyasalar açısından, aktörlerin ve profesyonellerin yine ikiye bölündükleri bir ana geldik. Grubun yarısı, dünya borsalarında ve uzantısı olarak İMKB’de gözlenen iyileşmeyi, yeni ve daha sert bir düşüşten önceki bir mola veya daha amatör yatırımcıları oyuna, hatta tuzağa çekmek için atılan adımlar olarak değerlendirmekte. Yani, bu grupta kötümserlik henüz etkisini kaybetmiş değil. Diğer grupta ise, artık kötü haber satın alma eğiliminin bittiği, dünyanın önde gelen bankalarının kredi krizi nedeniyle uğradıkları zararların en yüksek seviyesine ulaştığı ve ABD ekonomisinin bir resesyon gerçeği ile karşılaşmayacağı beklentisi ağırlık kazanmış durumda. Bu nedenle, en dip noktaları denediklerini düşündükleri dünya borsaları ve dolayısıyla İMKB için artık sürecin ‘yükselme’ olduğu görüşünü dile getiriyorlar. Nitekim, Bloomberg gibi ekonomi haber kanallarında dünyanın önde gelen bankalarının kredi krizine iyi dayandıkları ve bu tarihten sonra yeni iflasların gündeme gelme ihtimalinin hayli zayıf olduğu vurgulanıyor.

ABD yüzde 1 büyüyebilir

ABD merkezli ekonomi tahmin kurumları, ABD’nin iç ekonomik dinamiklerindeki yavaşlamaya rağmen, global talebin yılın ilk çeyreğinde canlılığını koruması sayesinde, ABD firmalarının iyi bir ihracat performansı ortaya koyduklarını, ABD’ye yönelik turizm hareketliliğinin de oldukça iyi olduğunu vurguluyorlar. Bu nedenle, yılın ilk çeyreği için, tüm resesyon beklentilerine rağmen, ABD ekonomisinin yüzde 1 büyüyeceğine dair beklenti ön plana çıkıyor. ABD’li uzmanlar, 2001 yılını, 11 Eylül dönemini hatırlatmakta. Bu dönemde, 131 milyon 518 bin kişi olan ABD’deki istihdamın, 18 ay sonra, yani 2003 yılı nisan ayında 129 milyon 847 bin kişiye kadar gerilediği hatırlatılıyor. Yani, tarım dışı istihdamda 1 milyon 671 bin kişilik bir azalma söz konusu olmuş. Yani, 1,5 yıllık dönemde, ABD ekonomisinde ortalama 93 bin kişi işini kaybetmiş. Aynı dönemde, 1,5 yılın çeyrek dönemlik büyüme verilerine bakıldığında, yüzde 1.6, 2.7, 2.2, 2.4, 0.2 ve 1.2. Yani, 1,5 yıllık dönemde, ABD tarihinin en sıkıntılı dönemlerinden birisini yaşamış olmasına rağmen, ortalama büyüme yüzde 1,7 olmuş. Bu nedenle, ABD’li uzmanlar, tarım dışı istihdam verisinin kötü gelmesinin, ABD ekonomisinin resesyona sürüklendiği anlamına geldiği yönündeki yorumları iddialı buluyorlar. Kaldı ki, ABD Merkez Bankası (FED) için riskli sayılabilecek işsizlik oranı yüzde 5,2 aşıldıktan sonra başlıyor. Bu nedenle, işsizlik oranının yüzde 5,1’e yükselmiş olması da, yine ABD’li uzmanlar açısından önemli bir risk olarak algılanmamakta. Son bir nokta olarak, yine 2003 yılında ABD’de işsizlik oranının yüzde 6,4’e kadar yükseldiğini hatırlatalım.

Dolar güçleniyor

Uluslararası döviz piyasası uzmanları, hafta sonu, ABD ekonomisine duyulan güvenin yeniden hareketlendiği ve dünyanın önde gelen bankalarından artık yeni bir iflas haberi çıkmasının hayli zorlaştığı görüşünü öne çıkardılar. Bu nedenle, piyasalara yeni güvenin gelmekte olduğu görüşü öne çıkarıldı. Keza, 16 Ocak’tan bu yana süregelen küresel türbülansın da artık sönme noktasına geldiği görüşü öne çıkmakta ve bu nedenle dolar satın almanın akıllıca olacağı belirtilmekte.

Doların euroya karşı göreceli olarak güçlenmesinde, FED’in 30 Nisan’da açıklayacağı faiz kararına yönelik olarak, evvelki hafta Chicago Vadeli işlem Borsası’ndaki işlemlerde, yüzde 48’lik bir oranda 0,50 puanlık, diğer bir deyişle baz puanlık indirim destek görürken, geçtiğimiz hafta bu oran yüzde 38’e geriledi. Buna karşılık, bu hafta perşembe günü nisan ayı olağan faiz toplantısını yapacak olan Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) ise, yine bu hafta Avrupa bankalarından gelecek birinci çeyrek kar-zarar açıklamalarına bağlı olarak, 0,25 puanlık faiz indirebileceği konuşuluyor. Bu nedenle, perşembe gününe kadar, yani ECB faiz kararını açıklayana kadar, söz konusu beklentilere bağlı olarak euro-dolar paritesinde aşağı yönde bir hareket gözlenebilir. Nitekim, paritenin 1,5790 dolar seviyelerinden, 1,5740 seviyelerine gerilediği görülüyor. Türkiye’de de bu gelişmeye bağlı olarak dolar-YTL kuru, iç siyaset ve ekonomi başlıklarına bağlı olarak, 1,28-1,32 YTL bandında hareket edebilir.

Dövizle ilgili ‘hurafeler’e dikkat

Hükümet’in takip etmesi gereken önemli bir sorun, piyasa ‘hurafeleri’nin ağırlık kazandığı bir dönemin içerisine girdiğimiz gerçeğidir. Bir kez, ‘dolar kurunun mayıs sonunda 1,50 YTL, haziran ayında 1,60 YTL veya temmuz ayında 1,70 YTL’ye’ ulaşacağına dair ‘hurafeler’ başlamışsa, geçmişinde kötü anıları olan yerli yatırımcıların piyasalara yönelik güveni kırılganlaşır ve ne yazık ki, hiçbir makro ekonomik gerekçeye dayalı olmayan söz konusu kur seviyelerini görmek durumunda kalabiliriz. Bu noktada, mart ayında yine 11 milyar dolara dayanan aylık ihracat hacmiyle, Türkiye’nin ihracatta rekorlar kırmayı sürdürdüğünü ve 2007’nin ilk çeyreğine göre, böyle bir dünya ekonomisinde Türk ihracatçısının ihracat hacmimizi yüzde 26,5 arttırdığını da gözlemledik. Bu nedenle, özel sektörün yatırım şevkini ayağa kaldıracak adımlar atılması halinde, Türk ekonomisi de iyi bir toparlanma gösterecektir.

POSTED BY: Kerem ALKİN AT 04:24 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Monday, 31 March 2008

Paritede yeni hedef 1,60-1,62 dolar

31 Mart 2008 Pazartesi Saat:11:18

FED’in 30 Nisan’da açıklayacağı yeni faiz kararına yönelik 50 baz puanlık indirim beklentisi ve resesyona geçildiğine dair yorumların artmasına bağlı olarak, doların kan kaybının sürmesi bekleniyor.

17 Mart’ta 1,5903 dolarla, 1999 yılında tedavüle çıktığından bu yana en yüksek değerine ulaşmış olan euro, nisan ayında yeni rekorlar kırmayı sürdürebilir. Döviz kuru analistleri yeni rekorlara neden olarak iki başlığı öne çıkarıyorlar. Birincisi, ABD’nin makro ekonomik verilerinin resesyon riskini artık daha kuvvetli teyit ediyor olması. Bu nedenle, 2008 yılının ilk ve ikinci çeyreğine yönelik büyüme verileri oldukça zayıf çıktığında, hem kimse şaşırmayacak, hem de resesyon süreci bir nevi tescillenmiş olacak. İkinci kritik konu da, ABD Merkez Bankası FED’in 29-30 Nisan’daki toplantısında nasıl bir faiz kararı alacağı yönünde. Chicago vadeli işlemler borsasında, geçtiğimiz hafta son işlem saatlerinde oluşan değerlere bağlı olarak, FED’in 30 Nisan’daki faiz kararına yönelik beklentide, 0,50 puanlık, diğer bir deyişle 50 baz puanlık faiz indirimi beklentisi yüzde 36’dan 42’ye yükseldi.

ECB nisanda faiz indirmez

Yani, FED’in nisan ayı sonunda politika faizini yüzde 2’nin dahi altına çekebileceği beklentisi giderek güçlenmekte. Bu durumda, nisan ayında FED toplantısı yaklaştıkça ve yeni veriler açıklandıkça, euro-dolar paritesinin 1,60 dolar seviyesini ve bunun da kırılması halinde 1,60-1,62 dolar bandını test etmesini şaşkınlıkla karşılamayalım. Unutmayın, 3 Mart’ta yayınlanan yazımda paritenin 1,55-1,57 bandını test edebileceğini kaleme aldığımda, kimsenin aklından bu seviyenin test edilebileceği ve hatta geçilebileceği gelmiyordu. Bu nedenle, mayıs ortasından itibaren başlaması beklenen dönüş hareketine kadar kan kaybı sürecek olan dolar, tekrarlamak gerekirse euro karşısında nisan ayında da gerilemesini sürdürecek gibi gözüküyor. Özellikle, Alman iş dünyası güven endeksi verileri sonrası, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) faiz indirmeyeceği beklentisi güçlenmiş ise. O halde, Euro Bölgesi politika faizinin yüzde 4 kalmasının beklendiği, buna karşılık ABD’nin politika faizinin yüzde 2’nin dahi altının görebileceği beklentisinin güçlenmeye başladığı bir periyotta, paritenin de yeni rekorlara yönelmesi şaşırtıcı olmamalı. Mayıs ortasından itibaren başlaması beklenen toparlanma sürecinde ise, doların güç kazanmasına bağlı olarak euro-dolar paritesinin 1,45 dolara kadar gevşemesi beklenmekte.

Dolarda 1,38 YTL mümkün

Yurtiçi piyasaların, iç siyasi dengeler boyutunda, toz duman içinde kaldığı bir ortamda, hakikaten ‘aklıselim’in nasıl oluşacağını kestirmek zor. Siyasi alanda yaptıkları yorumlarla önemli okuyucu kütlelerine ulaşan köşe yazarları, danışmanlarının Başbakan Erdoğan’ı ısrarcı olması ve geri adım atmaması konusunda ikna etmeleri halinde, ortaya çıkacak siyasi gerginliğin önemli ekonomik sonuçları olabileceğini vurgulamaktalar. Bu noktada, her siyasi dalgalanmada, buna neden olanları gazete manşetlerinden borsada ve para piyasalarında ne kadar kayba neden oldukları yönünde eleştiren gazete manşetleri, bir süre sonra AK Parti üst yönetiminin bu süreci yumuşatacak formülleri üretememeleri halinde, diğer gazetelerde de benzer başlıklarının bu defa iktidar partisi için de atılmasına neden oluşturabilirler. Acaba, AK Parti üst yönetimi, MHP’nin ‘türban’ konusunda verdiği destekten aldığı güçle hızlı ve fevri davranmış olmasının önemli bir taktiksel hata olduğunu düşünebilir mi? Yerli ve yabancı sermaye yatırımları için, yatırım ortamını iyileştirme gayreti içerisinde olan Hükümet, şimdi bambaşka konularla uğraşıyor. Oysa, ekonomi alanında süregelecek başarı AK Parti’nin en büyük kozu olabilirdi.

Bu noktada, durağan senaryo etkisinin son derece güçlü olduğunu vurgulamak yanlış olmayacaktır. Durağan senaryo etkisinde ise, dolar kurunun 1,22 YTL kırıldıktan sonra, 1,38 YTL’ye kadar uzanabilecek bir bant alanına sahip olduğu unutulmamalı. Hazine 2. el faizlerinde ise yüzde 17,5-20,0 aralığını görüyoruz. İMKB 100 Endeksi için ise 50 bin-40 bin puan aralığı görülmekte. Bu nedenle, İMKB 100 Endeksi’nin esasen durağan senaryo aralığının alt sınırında kalmaya çalıştığı gözleniyor. Çünkü, 40 bin puanın kuvvetli bir şekilde kırılması halinde, endeks kötümser senaryo aralığına geçecek ki, kendisiyle birlikte dolar kurunu ve Hazine 2. el faizlerini de çekebilir.

Petrol fiyatı kilit nokta

Tüm bu gelişmelerin ışığında, petrol fiyatlarının seyri kilit önem taşıyor gibi gözüküyor. Bu nedenle, Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı’nın (OPEC) nisan ayındaki toplantısı öncesi, önceki haftayı Orta Doğu’da geçirmiş olan ABD Başkan Yardımcısı Cheney’in Suudi Arabistan Kralı’yla gerçekleştirdiği görüşmede, petrol fiyatlarının düşürülmesi için çabaların arttırılmasından söz etmesi ve OPEC Genel Sekreteri’nin de petrol fiyatlarının 80 dolara oturması gerektiğine deyinmesi, nisan ayından itibaren petrol fiyatlarını aşağı çekmek için çabaların yoğunlaştırılacağını gösteriyor. Ama, Basra’daki bir boru hattına yapılan saldırı bile bir anda petrol fiyatını 111 dolara geri getirebiliyorken ve uluslararası alanda bir çok gergin konu varken, petrol fiyatı nasıl gevşeyecek, birlikte göreceğiz.

POSTED BY: Kerem ALKİN AT 03:51 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Bilgi Güçtür

DÜZEY EGT. ARAŞ. LTD.
KUŞTEPE LEYLAK SOK. NURSANLAR İŞ MERKEZİ, KAT:10 DA:39
MECİDİYEKÖY-ŞİŞLİ-İSTANBUL

TELEFON (Phone): 0555-6417906 (Osman Arslan)
Email: osman.arslan@bilgeyatirimci.com

Yasal Uyarı: Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.

 

 

10 Mart 2010              Webani

YENİ: Kabak Gibi Açıkta Kaldık

Atilla YEŞİLADA

17 Ekim 2009     Finans-Politik

 Geleceğe Yolculuk Şimdi Bu Topraklarda Başlıyor

Cemil ERTEM

 

BASINDA EKONOMİ ve FİNANS
(Yazarın resmini tıklayınız)
www.bilgeyatirimci.com

11 Mart 2010 -        AKŞAM

 

İspanya, Yunanistan ve Polonya

 
 

Deniz GÖKÇE

 

30 Aralık 2009-           REFERANS

 

Genç girişimciler kura faize değil talebe bakıyor

 
 

 Kerem ALKİN

10 Mart 2010 -       HABERTURK

 

Sanayi üretimi büyümesi hız kesti

 
 

Ercan KUMCU

 

11 Mart 2010 -          RADİKAL

 

Mahfi Eğilmez

Hükümet IMF ile neden stand-by 'yapacakmış gibi' yaptı?

 
 

Mahfi EĞİLMEZ

 

11 Mart 2010 -        VATAN

 

Elveda IMF!

 
 

Asaf Savaş AKAT

 

20 Şubat 2010-      RADİKAL

 

Taner Berksoy

Yeni risk haritası

 
 

Taner BERKSOY

11 Mart 2010-          VATAN

 

Fazla naz IMF’yi usandırdı!

 
 

Ali AĞAOĞLU

10 Mart 2010-   HÜRRİYET

 

Enflasyon geldi cihane yeşil biber bahane

 
 

Ege CANSEN

 

11 Mart 2010-      RADİKAL

 

Fatih Özatay   

IMF 2010'da değil 2008 sonunda gerekliydi

 
 

Fatih ÖZATAY

10 Mart 2010       HABERTURK

 

İzlanda’nın borç referandumu

 
 

Gazi ERÇEL

 

01 Mart 2010  Finanstrend.com

 

Emtia fiyatları dolardan bağımsız

 
 

Ateşhan AYBARS

 

10 Mart 2010-     MİLLİYET

 

The Wall Street ve The Citi maskaralığı

 
 

Hurşit GÜNEŞ

 

10 Mart 2010      REFERANS

 

Hasan Ersel

Sanayi üretimi verileri ümit kırıcı değil ama ortam öyle

 
 

Hasan ERSEL

 

11 Mart 2010 -   REFERANS

 

Güven Sak

Banka kredileri artarken neden bir tek KOBİ kredileri düşüyor?

 
 

Güven SAK

10 Mart 2010 -     RADİKAL

 

Uğur Gürses

Bant hedeflemesinin adı konulsun

 
 

Uğur GÜRSES

 

11 Mart 2010 Finanstrend.com

 

Türkiye artık bir IMF çıpasına sahip değil

 
 

Özgür ALTUĞ

 

23 Şubat 2010      MİLLİYET

 

   

‘Şimdi sıra bizde’, her şey yolunda

 
 

Osman ULUAGAY