ANASAYFA
ÖĞRENCİLERİM İÇİN ÖZEL
Temel Analiz Kitapları
Teknik Analiz Kitaplari
Ekonomi Kitaplari
Yatırım Kitapları
KİTAPLAR
TEMEL ANALIZ EGITIMI
TEKNIK ANALIZ EGT
TRADING EGITIMI
Seans Içi Yorumlar
Günlük Yorumlar
YORUMLAR
Yaşar ERDİNÇ
Atilla Yesilada
N. Nuri SEVGEN
Burak GERCEK
Fatih BOZKURT
Mehmet KEPEZ ile RANDORI
Uzeyir DOGAN
Fatih Yeğenoğlu
GOKHAN TASPINAR
Cetin UNSALAN
NURGUL CHAMBERS
Hakan YIGIT
Kerem ALKIN
Levent DURUSOY
Cemil Ertem
Cengiz KILIC
Ismet Demirkol
Hamit Bozkurt
Kaan Sariaydin
YAZARLAR
İLETİŞİM

10 Mart 2010         Günlük Analiz

FITCH, KAHN ve Piyasalar

Yasar ERDİNÇ

 21 Aralik 2009        DERİN Bakış

 
 PROJE FİNANSMANI
(PROJECT FINANCE)

    Nurgül CHAMBERS

26 Ocak 2010       Referans

Erhan Aslanoğlu

FED Faiz Artırımlarına Başlamalı

Erhan Aslanoğlu

RADİKAL KİTAP'TAN ESİN ÇETİNEL'İN DEĞERLENDİRMESİ
15 Ağustos 2007
Finansal terörizm, krizler ve ABD

 

Yaşar Erdinç'in 'Para Harekâtı' kitabı, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri bir aşk öyküsü çevresinde okumak isteyenler için

ESİN ÇETİNEL

Mali piyasaları takip edenlerin basından tanıdığı Yaşar Erdinç'in Para Harekâtı daha ilk sayfasından itibaren beni şaşkınlığa sürükledi. Erdinç, klasik ekonomi kitaplarının o kasvetli havasını yok etmek için kitabına bir öyküyle başlamıştı. Hem de ne öykü. O, gazete manşetlerine kadar taşınan 2001 krizinin dramatik öykülerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti'nin yaklaşık seksen yıllık tarihinin en büyük mali krizinin yaşandığı dönemde gün geçmiyordu ki bir intihar, bir iflas, bir tutuklama haberi çıkmasın. İşte Erdinç o dönemi dramatik bir öyküyle kitabının girişine taşımış.
Ünlü bir işadamının 2001 krizinde batışı ve ardından geçirdiği kalp krizi ile yaşamanın son bulması... Yani Türk filmi kıvamında bir giriş. Bu, kitaptaki ilk şaşkınlığım oldu ancak son değil. İlerleyen sayfalarda başrolü ölen işadamının kızı aldı. Babasını 2001 krizinden kaybeden Hülya doktora tezi konusunu 'Babasını ölüme sürekleyen süreci anlamak için' tabii ki krizler olarak seçti. Tez çalışmasının başında karşılaştığı 'finansal terörizm' kelimesi ise kitabın ana temasını oluşturdu. Hem okuyup hem çalışan Hülya tezini güçlendirebilmek için çok zor şartlarda yaşamasına rağmen 750 milyon verip hafta sonu düzenlenen iki günlük bir eğitim programına kaydoldu. Bu seminer sayesinde Hülya hem doktora tezinin ana hatlarını oluşturdu, hem de semineri veren 'yakışıklı hocası Serhat Cengiz ile yaşadığı duygusal ilişkisi kısa sürede evlilikle sonuçlandı.
İşte ekonomiye girişte bu uzun girizgâhtan sonra başladı. Serhat ve Hülya'nın duygusal ilişkisinin serpiştirildiği iki günlük seminer boyunca ekonominin dinamikleri de işlendi.
Ekonomiyi bir insan vücuduna benzeten Serhat hoca ekonomideki dengeleri anlatırken de üzerinde kristal top duran masa örneğini veriyor. Seminer boyunca üzerinde kristal top olan ve kırıldığında ne olduğunu 2001 krizinde acı bir biçimde öğrendiğimiz masanın ayakları olan kamu kesimi (bütçe dengesi), reel kesim (arz-talep ve enflasyon), dış ödemeler dengesi (cari açık) ve malum finansal piyasalar (faiz ve döviz) arasındaki ilişki irdelendi. Kitabının önsözünde ekonomi tahsili almamış sıradan okuyucuya ulaşmayı hedeflediğinin altını çizen Yaşar Erdinç duygusallık dozunu hiç düşürmemeye çalışarak ekonomiye ilişkin eğitimi ve mesleği ekonomi ağırlıklı olmayan başka deyişle sokaktaki insanların sorduğu soruları bu seminerde katılımcılara sordurduğu sorularla yanıtlayarak kitabını örmüş. Bu arada basında kriz döneminde çıkmış gazete köşe yazıları da kitaba eklenerek kuvvetlendirilmiş.

Latin Amerika krizleri
Tabii iki günlük ekonominin dinamiklerini basit bir dille anlatan seminer bitiyor ve ardından Hülya'nın krizler tezi başlıyor. Bu bölümde ise Hülya her birinde ABD'nin de desteklediği rejim değişikliklerine kadar giden Arjantin, Şili, Peru ve Meksika krizlerini inceliyor. Yazar bu bölümlerde Türkiye'nin adını zikretmeden göndermeler yapmaktan da geri kalmıyor. Kitabın açıkçası benim için en ilgi çeken bölümü ihtilallerle sonuçlanan bu ekonomik krizlerde sözkonusu ülkelerin ekonomilerindeki hızlı iyileşme ve ardından dış etkenlerin de etkisiyle (hangi ülke olduğunu yazmama gerek yok herhalde) hızlı çöküş süreçleri ekonomi penceresinden inceleniyor. Bu arada ülkemizde de ciddi yatırımları bulunan George Soros gibi namı diğer para sihirbazının bu ülkelerdeki faaliyetleri de genişçe yer alıyor.
Sonuçta bu bölümde tüm Türk okuyucuları açısından çıkartılacak çok sayıda sonuçta var.
Gelelim bu kitapta beni yine çok şaşırtan bölüme. Bu bölümde Cengiz ve Hülya çifti bir hafta sonu Antalya'da Başbakan Tayyip Erdoğan, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, Devlet Bakanı Ali Babacan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e belli başlı ülkelerin krizlerine ilişkin sunum yapıyor. Yine Latin amerika ülkelerindeki krizlere ilişkin detaylı sunumlarda Başbakan ve katılan diğer bakanların soruları ve bunların yanıtları oldukça ilginç... Tabii bir gazeteci ve okur olarak bu bölümdeki en merak ettiğim konu ise 'bu sunum gerçek mi', 'başbakan ve bakanların soruları ve hatta kendi aralarındaki tartışmaları doğru mu'...
Evet bir ekonomi kitabında görmeye alışmadığımız çok sayıda unsuru barındıran Para Harekâtı bir aşk öyküsü çevresinde ekonominin dinamikleri, Türkiye ekonomisi, dünyadaki ekonomik ve politik krizleri, çok sayıda köşe yazısı, kitap ve internet sitesi önerileriyle okura bir yol haritası çizmiş.

 

Kitabımı bütün  DNR, REMZİ KİTABEVİ, İNKILAP KİTABEVİ ve diğer büyük kitabevlerinde bulabilirsiniz. Ya da aşağıdaki internet adreslerinden sipariş verebilirsiniz.

http://www.ideefixe.com/

http://www.kitapyurdu.com/

http://www.scala.com.tr/

 Çetin ÜNSALAN

Meslekte 17. Yılı içinde olan Çetin Ünsalan, dergiden gazeteye, internetten televizyonculuğa kadar her alanda, muhabirlikten köşe yazarlığına, editörlükten haber yayın yönetmenliğine kadar uzanan bir çizgide farklı görevler yaptı. Son 7 yıldır televizyonda ekonomi haberciliğini yürütüyor. 1800’ü aşkın canlı yayında ana haber sonu yorumdan, özel ekonomi programlarına, açık oturumlardan fuarlardan canlı yayınlara kadar farklı formatlarda haberciliğini sürdürdü. Son olarak Kanal Biz’de hafta içi her gün canlı yayınlanan Reel Piyasalar ve Ekonomi Gündemi programlarını hazırlayıp sunuyordu. Ayrıca bu süreç içinde Sky Türk’de Fahri Ataşe ve Keskin Viraj isimli programları yaptı. Haziran başında buradaki görevlerini tamamlamasının ardından, halen her cuma Ulusal Kanal’da yayınlanan Haber Masası programının Cuma günkü yayınlarında daimi yorumcu olarak görevine devam ediyor. Projekent’in ve Uluslararası Enerji ve Çevre Teknolojileri Birliği’nin Kurucu Üyesi olan Ünsalan, Ekonomi Gazetecileri Derneği Yönetim Kurulu Üyeliği yanında, Uluslararası Teknoloji Birliği Denetleme Kurulu Başkanı görevini de yürütüyor. Reel Piyasalar programıyla Tüketiciye Saygı: 2007 Özel Ödülü’ne, Tüketiciye Saygı:2006 TV Programı Ödülü’ne ve Sektör Meydanı ile de 2003 Yılı Yalıtım Bilincine Katkı Plaketi’ne layık görüldü.

Wednesday, 10 March 2010

SUSKUN ÜRETENİN ANLATTIKLARI

10 Mart 2010 Çarşamba

Kumar ekonomisinin istila ettiği Türkiye’de üreteni, ürettiğine pişman eden bir sistemin sancıları yükseliyor. Saygı duyulması gereken ise, hayatını imalatçılığa adamış insanların bir ibadet gibi her şeye rağmen bu konudaki ısrarlı tavırları…

Türkiye’de sanayici olmak zordur. En azından yıllardır rekabet koşullarının dünyadaki rakipleriyle eşitlenmesi talebine bile karşılık bulamayan bir kesimden bahsediyoruz. Girdi maliyetleri yüksektir. Verimlilik konusunda ciddi sıkıntılar yaşarlar. Kazanmadıkları halde vergi vermeleri istenir. Ödenebilir olmaktan uzak sigorta primleriyle karşı karşıya bırakılırlar. Ama yılmazlar…

İş bilmezlikle suçlananlar, onlar… İstihdam yaratamadığı için veya kriz döneminde personel çıkardığı için mahkûm edilen onlar… Pazar kaybetmemek uğruna, düşük kâr oranıyla ihracat yapıp, kimseye yaranamayan yine onlar…

Büyük profesörlerin kocaman lafları altında ezmeye çalıştıkları, ‘ağlamayı alışkanlık haline getirmiş olmakla’ suçladıklarını yine onlar… Ve şimdi korkutan bir sessizliğe bürünmüş durumdalar. Çünkü hesaplar tutmuyor. Varlıkları, borçlarını karşılayamıyor. Pozisyon açıkları 76 milyar doların üzerine çıkmış vaziyette.

Sorun, yetkili isimlere anlatıldığında, bankalarla ilgili problem olmadığını her fırsatta dile getirenlerin, kapalı kapılar ardında ‘batarlarsa batsınlar’ deyip, TV karşısında sırtı sıvazlanan yine onlar… Ama suskunlar… Konuşmuyorlar. Bu sessizlik hali Türkiye’yi korkutmalı…

Ekonomi yönetimi ne yazık ki bu suskunluğu okumaktan çok uzak… Halen kumar ekonomisinde ısrarcı davranmaları ve umutlarını yurtdışından gelecek sıcak paraya bağlamaları da bunu kanıtlıyor. Bir başka delil ise, sorunlarını dile getirdiklerinde Başbakan’ın ‘Hepiniz yanınıza bir kişi alsanız, işsizlik sorunu çözülür’ sözlerinde gizli. Çünkü gerçeklerle değil, sloganlarla ağırlanıyorlar. Ama susuyorlar… İçin için fokurdayan bir volkan misali suskunluklarını gizliyorlar.

Sırtlarında Maliye ve son olarak bankadaki hesaplarına el koyma hakkı gizli saklı veren bir kanun düzenlemesiyle kazanan SGK’nın sopasıyla, ülkeye döviz getirmenin ve ayakta kalmanın savaşını veriyorlar. İktidarın umursamaz tavrı karşısında çaresizliklerine ağlamayıp, ayakta kalmaya çalışıyorlar.

İktidar onların bu sessizliğini okuyamadı. Fakat son dönemde televizyonlarda dönen bir reklam dikkat çekmeye başladı. ‘Üreten susarsa, Türkiye susar’ sloganıyla sunulan reklamların mesajını doğru almak gerekir.

Reklamların başarılı olabilmesi, ancak gerçek bir temaya dayanmasıyla mümkündür. İşte üretici kredisi sunan bu bankanın reklamlarında, Türk iş dünyasının ruh hali yansıtılıyor.

Esnafından sanayicisine, çiftçisinden KOBİ’sine herkesin suskunluk hali çok doğru okunmuş gözüküyor. Reklamın içeriğindeki mesaj, kredi talebinde bulunan müteşebbise gözükse de, iktidarın da çıkarması gereken dersler var.

Şimdi bu ülkede tekrar IMF anlaşması dillendirilmeye başlandı. Çok açık söylüyorum: IMF ile yapılacak bir anlaşma sonrasında, teşvik beklentileri çöpe gidecek. Bazı büyük patronların parasını kurtarmak için ısrar ettiği bir anlaşma, Türkiye’yi ve reel sektörü çok daha büyük bir borç açmazının içine sürükleyecek. Peki bu imzanın atılması çok mu önemli?

Esasen uygulanan IMF politikaları olunca, imza sadece bir muameleden ibaret kalıyor. Fakat imzanın atılması, spekülatörlerin ülke ekonomisi üzerindeki oyunlarını uygulaması için bir argüman verecek. Yine bu ülkeden sermaye transferleri gerçekleşecek. Üretenin değil, rant ekonomisine inananların ayağa kalktığı kurallar daha sıkı uygulanacak.

İşin aldatmacası da medya tarafından pompalanıyor. ‘IMF’ye olan borcumuz 2013 yılında sona erecek.’ Yani denilmek isteniyor ki ‘Borç alabiliriz, size söylendiği kadar vahim bir durum yok’. Peki IMF garantörlüğünde giriş yapacak sıcak paranın hesabını kim verecek? Ya bugüne kadar yapılan borçlanmanın?

Kumar ekonomisinin devam ettirildiği, G20 toplantılarında söylendiği üzere ‘gelişmiş ekonomilerin krizi sırtlayacağı’, başka bir deyişle bedeli ödeyeceği sistem için 1 koyup 3 almaya çalışan fonları kim engelleyecek? Tavır bu olunca, 2009 senesinde sanayide istihdamın yüzde 9.7 azalmış olması da şaşırtıcı olmaktan çıkar.

Türkiye’nin gerçeği bu… Ekonomi yapısında radikal değişimlere gitmedikçe de, katma değer üreterek ayağa kalkan bir ülke olmayı başaramayacağız. Ama reklamlar mesajı vermeye devam edecek: ‘Üreten susarsa, Türkiye susar.’

İktidarın iki alternatifi var. Ya bu sessizliği doğru okuyup, ekonomiyi üretim modeli üzerine kurgulayacak ya da bugünkü tavrını devam ettirip, paradan para kazanların yanında olmaya devam edecek.

Ekran karşısında ve meydanlarda ‘reel ekonomi’ diye çığlık atıp, kapılar kapandığında ‘batan batsın’ diyecek zihniyete sahip olanların, bu resmi doğru okuyacağından şüpheliyim.

Aklının her köşesinde tilki dolaşanlar artık bu mesajı almalıdır. Üreten sessiz. Çalışan sessiz. İşsiz sessiz. Vatandaş sessiz. Çünkü konuşanın kafasına vurulan bir ülkede yaşıyoruz. Sonra politikacılarımız çıkıp büyük laflarla ekonomiyi konuşuyorlar. Sakın sokaktaki sessiz çoğunluk şu mesajı veriyor olmasın:

Sessizlik bir çığlıktır boş konuşanlar diyarında… Ve inanın bu sessizliğin kimi boğacı hiç belli olmaz.

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 05:03 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Tuesday, 09 March 2010

KERPİÇTEN EKONOMİ DE ÖLDÜRÜR MÜ?

09 Mart 2010 Salı

Elazığ’daki felaketin sorumlusu belli oldu: Kerpiçten yapılan evler… Doğru mu? Evet… Peki ikinci bir soru daha sormak gerekmiyor mu? Bu evler bir gecede mi yapıldı? Bu evlerin varlığına izin vermek, felakete davetiye çıkarmak anlamına gelmiyor mu?

Elbette Elazığ’daki bu hazin olay, hemen beklenen büyük İstanbul depremini akıllara getirdi. Öncelikle bunun Elazığ’da hayatını kaybeden yurttaşlarımız için bir ayıp ve haksızlık olduğunun altını çizmek gerekiyor. Eğer sorun Elazığ’da yaşanıyorsa, öncelik o bölgenin acılarını sarmak olmalı.

Türkiye deprem meselesine ‘İstanbul’a kar yağmadan, Türkiye’ye kış gelmez’ yaklaşımından çıkarak bakmalı. Bu zihniyet devam ettiği sürece, Türkiye’de yapılacak hiçbir açılımın sonuç vermeyeceği açık.

Fakat her şerde bir hayır vardır ki, yaklaşan İstanbul depreminin gündeme gelmiş olması da ayrıca sevindirici. Ama bitmedi… Yetkililerimiz çıkıp ne kadar insanın öleceğini, kaç tane binanın yıkılacağını, yaklaşık 40 milyar dolarlık bir ekonomik hasarın ortaya çıkacağını söylediler.

O zaman soruyorum: Bunun önlenmesi için ne yapılıyor? Deprem konusundaki uzmanların ortak görüşü, ciddiye alınacak düzeyde bir şey yapılmadığı yönünde. İşin yolsuzluk, ihmalkârlık, denetliyormuş gibi yapma boyutunu bir kenara bırakırsak, bunda büyük ölçüde krizleri yönetme yaklaşımımızdaki hatanın payının olduğunu söyleyebiliriz.

Yıllar önce S.O.S Fuarı açılmıştı. Hemen Marmara Depremi’nin sonrasındaki yıllarda, yani yaranın taze olduğu günlerde idi. O fuar kapsamında gerçekleşen kongrelerden, sunulan hizmetlere kadar her şey deprem anı ve sonrası için tasarlanıyordu.

Yani bizler sorunları önlemek yerine, çıkan sorunlarda enkazı kaldırmak çerçevesinde meselelere yaklaşıyoruz. Nitekim benzer bir yaklaşımı ekonomide de görüyoruz. 2006 senesinden itibaren bozulan dengeler konusunda uyarılarda bulunduk. Bir krizin adım adım yaklaştığını ifade etmeye başladık.

Ardından Temmuz 2007’de ABD Başkanı Bush’un ‘Hedge fonlara el koyabiliriz’ açıklamasının ardından öncü deprem yaşanan dünyada, likidite sıkıntısının gündeme gelebileceği, olası bir dünya ekonomik krizinin yakın olduğunu ifade etmeye başladık. Hatta bunu bizzat bakanlarla olan sohbetimizde kendilerine aktardık. Önemsenmedi… Tıpkı 20 gündür Elazığ’da gerçekleşen öncü depremlerin önemsenmediği gibi…

Ne dedi Sayın Başbakan biz bunları söylerken? Felaket tellalları… Sonuç ortada… Herkes sokağın haline bakıp, kimin ne tellallığı yaptığı konusunda kararını kendi vicdanında versin.

O zaman bir felaket tellallığı daha yapalım Sayın Başbakan için… Dünyada büyük soygunun veya krizin ardından dile getirilen ikinci dalganın sinyalleri güçlenerek gelmeye başladı. Avrupa’da İngiltere, İrlanda, İspanya, Portekiz, Avusturya ve hepinizin malumu Yunanistan üzerinden gelen sinyaller, öncü depremlere benziyor.

Birileri yine ülkelerin durumlarından faydalanarak, ikinci soygunu yapmaya hazırlanıyorlar. Peki ne bu öncü depremler? Hemen son gelişmelerden sadece birkaç örnek vereyim:

“IMF Başkanı Strauss-Kahn, Johannesburg Üniversitesi’nde öğrencilere yaptığı konuşmada, ekonomik toparlanmanın, liderlerin sıkılaştırma ve finans piyasalarının düzenlenmesi gibi reformların sürdürülmesi konusunda, üzerinde daha az baskı hissetmesi anlamına gelebileceği endişesini dile getirdi. Gelecekte yaşanılacak krizin zamanını ve doğasını tahmin edemeyeceğini ifade eden Strauss-Kahn, ancak krizin geleceğinden emin olduğunu belirtti.”

Bitti mi? Hayır… “Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu, G-20 ülkelerine piyasadaki spekülatörlerini engelleme çağrısında bulunarak, aksi halde başka bir küresel finansal krizin dünyayı tekrar sarabileceği uyarısında bulundu.”

Bitti mi? Hayır… “Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Portekiz, İngiltere ve ABD ekonomisine ilişkin uyarılarda bulundu. Fitch, İngiltere ve dünya ekonomisi için görünümün belirsiz olduğunu kaydetti.”

Bunlar son günlerin olayları. 1 ay öncesine gidelim: “New York Üniversitesi Profesörü Roubini, Çin’in krizle mücadele tedbirlerini geri çekmek konusunda hızlı davranmamasının, yılın ikinci yarısında durgunlukta ikinci bir dibe yol açabileceğini söyledi.”

Daha eskilere giderseniz, Türkiye’deki IMF-Dünya Bankası toplantılarında, Davos’ta, G-20 buluşmalarında çok daha önemli ipuçları bulabilirsiniz. Şimdi bugün gazeteler Elazığ’daki depremin önceden belirlenen sarsıntılarla adım adım geldiğine dair uzman görüşlerine yer veriyorlar.

Hatta felaketin 4 saat öncesinde saptandığını, ama yerinin belirlenemediğini vurguluyorlar. Peki sonuç ne? Deprem oluyor. Onlarca vatandaşımızı kaybediyoruz. Sorumlusu kerpiçten evler…

Bir büyük felaket de ekonomide geliyor. Daha önceki depremden ders almadığımız, öncü göstergeleri dikkate değer bulmadığımız ortada… Peki ya bu sefer ne olacak? Adım adım gelen ikinci dalgada, işsizliği artmış halimizle, borç bulamazsa borcunu çeviremez ülke görünümümüzle, bütçe hedefleri büyük ölçüde tutmayacak gerçeklerimizle ne zaman yüzleşeceğiz? Deprem olduktan sonra mı? Sayın Başbakan’ın nezdinde ekonomi yönetimi kendi kendine sorsun: Kerpiçten bina öldürüyor. Peki kerpiçten ekonomi de öldürür mü?

Biz bugünden önlem almak yerine, yine deprem günü kerpiçten ekonomiyi mi suçlayacağız? Biz ne zaman adam olacağız?

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 12:39 am   |  Permalink   |  E-mail this
Monday, 08 March 2010

SÖYLEVE SÖYLEVE…

08 Mart 2010 Pazartesi

Türkiye’de ne zaman bir sorun ortaya çıksa ya da bir anma günü olsa nutuklar atılıyor. ‘Memleketimizin…” diyerek söze girilen söylevler başlıyor; sonra herkes gündelik işlerine dönüp, timsah gözyaşlarını siliyor.

Dünya Kadınlar Günü’nde kutlama mesajı yayınlayan siyasilerimiz ortaya çıkar. Üstelik bunun bir kutlama değil, anma günü olduğunu ıskalayarak… Fakat iki gün öncesinde haklarını arayan Tekel işçileri kadınlara, teröristlerle işbirliği suçlaması yaptıklarını hatırlamazlar.

Süslü kelimelerle nutuklar atarlar, ama töre cinayetini engellemek için feodal yapının kırılması adına adım atmazlar. ‘Bu ülkenin kadınları’ diyerek söze başlarlar, ama 10 yılda kadınların işgücüne katılma oranının 4 puan azaldığından bahsetmezler.

‘Ülkemizin en önemli değerleridir’ diye söze girerler, ama kadınların kayıtdışı bir biçimde sömürülerek istihdam edilmesi konusunda bir şey yapmazlar. Sadece burada mı bu ikiyüzlülük?

Türkiye, bir deprem felaketi yaşar. Onlarca vatandaşımız hayatını kaybeder. Taziye mesajları yayınlarken, aradan geçen 10 yıl boyunca deprem için cep telefonlarımızdan alınan fonda biriken 23 milyar TL ile, doğru yapılaşma için nasıl bir strateji izlediklerini anlatmazlar. Son 1 yılda ne kadar para biriktiğini ise hiçbirimiz bilmeyiz. Hatta bu toplanan paranın hesabını bile vermezler. Ya da Deprem Konseyi’nin faaliyetine neden son verildiğini açıklamazlar.

Depremin değil, kerpiç binanın öldürdüğünü söylerler. Sonra uzmanlar açıklar: Elazığ depremi ile ilgili oluşan riski günler öncesinden haber verdik, ama önlem alınmadı.

Felaket olur; Kızılay’ın yardıma koşmasını isterler. Ama yıllar içinde Kızılay’ın desteklenmesi için gereken yardımların, nasıl Deniz Feneri’ne kaydırıldığını anlatmazlar. Bitti mi?

Geçelim her ile üniversite diye başlayan nutuklara… Her ile üniversite açarlar, ama mezun olup da iş isteyenlere ‘Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok’ derler. Sonra istihdam etmeye başlarken de, garip işlere imza atarlar.

Mesela Harita Kadastro Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin yaptığı son açıklamaya bakalım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi itfaiye eri almak için duyuru yapar. Ama ortada bir gariplik vardır. Çünkü odanın açıklamasına göre itfaiye eri olarak alınacak personelin hukuk adamı, mühendis ve şehir plancısı olması istenir.

Ve Harita Kadastro Mühendisleri Odası soruyu ortaya koyar: “İşe alınacak mühendis, şehir plancısı ve avukatlar, aralık ayında haklarına sahip çıkarak köprüde ulaşımı kapatan itfaiye işçileri yerine mi alınacaktır? Hepimiz kandırılıyor muyuz? Bu istihdam biçimi, piyasacı AKP iktidarının ‘Her üniversiteyi bitiren veya tüm halk iş sahibi olur diye bir kaide yok’ zihniyetinin bir uzantısı mıdır? Mühendis, şehir plancısı ve avukat arkadaşlarımız, sözlü sınavlardan torpille mi seçilecektir?”

Peki bu soruların cevabı var mı? Tık yok…

Sonra bir gün bu istihdam yapısıyla İstanbul’da yangın çıkar. İnsanlar kurtarılamadığında, yine nutuk atıcılar çıkıp ‘taziyelerini’ bildirirler. Listeyi uzatıp canınızı sıkmak istemem.

Ama Türkiye’de bu nutuk severler, biz de bu duyarsızlık oldukça daha çok ağlarız. Fakat rahat ve emin olun ki tek başımıza değil. Her ağlayanın yanında, timsah gözyaşları akıtan birileri mutlaka olacaktır.

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 05:05 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Friday, 05 March 2010

100 BİN KAZ ARANIYOR

05 Mart 2010 Cuma

Başlar havada, bütün Türkiye ‘Uçan Kaz Norton’u bekliyor. Temenni o ki çocukluğumuzun çizgi film karakteri, beraberinde başka kazları da getirecek. Gelen kazlar yuvasına gelmişçesine, ilk iş olarak vergi dairesine koşacaklar.

Çünkü İstanbul Vergi Dairesi ‘Vergiye gönüllü uyum projesi’ başlattı. Aslında buraya kadar hiçbir problem yok. Zira Türkiye bütçesinin, gelir hanesine bakıldığında, en önemli sorunlarının başında kayıt dışı ekonomi ve vergi tahsilâtındaki sıkıntı geliyor.

Bilhassa 2010 bütçesinin yapısına bakıldığında 193 milyar liralık vergi gelirinin öngörülmüş olması, tahsilâtın yapılamaması durumunda, tüm dengeleri alt üst edecek. Fakat bu verginin tahakkuk etse bile, tahsil edilemeyeceğini, daha bütçe taslağı ortaya çıktığında söylemedik mi?

Türkiye’nin vergi meselesine daha radikal yaklaşması gerekiyor. İktisat fakültelerinde öğrencilerin beyinlerine kazınan ‘Vergi oranları artarsa, kayıt dışı çoğalır’ kuralına, inat yaparcasına bir vergi politikası uygulamanın hiçbir gerçekçi yanı yok.

Esasen temelde baktığınızda projede iyi niyetli, beklentiler de kamu penceresinden bakıldığında anlaşılabilir. Peki diyeceksiniz ki, ‘kaz’ söylemi nereden çıktı? Bir yerden çıkmadı. İstanbul Vergi Dairesi Başkanı Mehmet Koç, projeyi anlatırken şu ifadeyi kullandı: “Bu, kümese yeni kaz koyma projesidir.”

Yıllardır piyasada tacirler ya da sokakta dolaylı vergi yoluyla yolunan vatandaşlar söyler bunu: Kümesteki kazları yolmaya alıştılar… Fakat karşınızdakinin, buna ‘rica ederim, olur mu öyle şey’ demesi gerekmiyor mu?

Ama hayır… Vergiye gönüllü, dikkatinizi çekerim gönüllü, uyum projesi tarif edilirken, İstanbul’un konuyla ilgili en üst düzey bürokratı, bunun kaz toplama operasyonu olduğunu açıklayıveriyor.

Peki ama bu kazlar sık sık çıkıp, ‘gerçek ve ödenebilir bir vergi sistemi yaratın, dolaylı vergilerle bizleri soymaktan vazgeçin de, kazanç üzerinden ödenebilir oranlarda vergi toplayın. O zaman daha çok kaz gelir’ diyorlar. Onu niye dikkate almıyor bu beyefendiler?

Mükellefine kaz gözüyle bakan devletin, ‘benden vergi kaçırıyorlar’ diye ağlamaya hakkı yoktur.

İnsanlar iflas ediyor. Devlete ödeyecek parası olmadığı için, işyerini kapatamayanların sayısı da iflaslardan misli misli fazla. Gebze’de borçlarını ödeyemeyen ve icra geleceğini duyan işkadının intiharı, hayatına kast eden onlarca kişiden sadece bir tanesinin haberi… Bundan da ders çıkarmıyorlar.

Peki bu insanlar da kapatırsa, yanlarındakilerle birlikte işsiz ordusuna katılınca, yine de 14 milyonluk İstanbul’da, sadece 753 bin işsiz olduğunu iddia edebilecek misiniz? Piyasadan o kadar habersiz yaşıyorsunuz ki? Bugün reel piyasalarda çeklerini kırdırmak için tefeciye gidenler ne cevap alıyorlar biliyor musunuz? ‘Müsait değilim.’ Tefecinin bile çek kıramadığı noktaya geldik. Siz halen vergi peşindesiniz.

Üstüne üstlük hem suçlu, hem güçlü cinsinden bir yaklaşımla… Kazanmasan da vergini ver. Kazanç çıkmazsa, matrahı yükselt. Ne de olsa kümesteki kazız biz değil mi? Ama devletimiz iyi niyetli, aramıza yeni kazları eklemeye çalışıyor. Fakat doğrusu, dolaylı ya da kazanç üzerinden vergi vereni kaz olmaktan çıkarmak değil mi?

Ne gerek var? ‘Nasılsa kazları yoluyoruz.’ Ama dikkat edin de o kazlar sizi gagalamasın. Çünkü piyasadan hiç hoş kokular gelmiyor.

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 01:28 am   |  Permalink   |  E-mail this
Thursday, 04 March 2010

UYAN GÜZEL ÜLKEMİN İNSANI

04 Mart 2010 Perşembe

Türkiye’de deprem oluyor. Kurumların birbiriyle verdiği mücadele, gündemin birinci sırasına oturdu. Fakat güzel ülkem, adım adım yaklaşan bir tehlikeyi görmezlikten geliyor.

Büyük ülkeler birkaç gündem maddesiyle aynı anda meşgul olabilirler. Fakat ne yazık ki biz, acı, tatlı tüm tarihi tecrübemize rağmen bunu başaramıyoruz. Medyanın büyük ölçüde yönlendirmesiyle, tek bir gündem maddesine takılı kalıyoruz.

İpteki cambazı bize gösterenler, hatta cambaz sayesinde kazanç sağlamayı umanlar, arkamızdaki aslanı görmemizi engelliyorlar. Kim ne derse desin… Dünyanın olduğu gibi Türkiye’nin de birinci gündem maddesi ekonomidir. Bunun en güzel kanıtı, dünya savaşlarının dahi, temelde ekonomik nedenlerle yaşanmış olmasıdır.

Bugüne kadar, gelişmeleri doğru okuyanların, ortaya koyduğu ezber bozan görüşlere karşı hep aynı sav kullanıldı: ‘Bunlar komplo teorisi.’ Fakat dikkatinizi çekiyor mu bilmem, özellikle son 4 yılda, yıllardır komple teorisi olarak nitelendirilen bütün olaylar tek tek gerçekleşiyor.

Bilhassa dünyadaki soygunun ortaya çıktığı 2008 ile birlikte, senaryo olarak nitelendirilen eğilimin hızla etkisini artırdığı ve olaylara daha sarih bir biçimde yön verdiği gözüküyor.

Türkiye’nin işsizlik, eğitim, şeffaflık, yolsuzluk, yapısını düzeltme, sağlık gibi pek çok alanda sorunu mevcut. Fakat büyük adımlarla gelen tehlikeye karşı hiçbir şey yapmıyoruz.

İktisadı, kumar ekonomisi ve borçlanma üzerine kuranlar, bizi tehlikenin kucağına atıyorlar. Şimdi mevcut sorunlarımızı aşmamız için özelleştirme yapmamız, borç bulmamız ve ancak borcu döndürebilen yapımızın devam ettirilmesi telkiniyle ortaya çıkıyorlar. Ne yazık ki ekonomi kurmaylarımız da, bu görüşte olduklarını her fırsatta dile getiriyorlar.

Oysa üretmeden, borç alarak, aldığımız borçla ekonomi zannettiğimiz finans piyasalarını ayakta tutarak gideceğimiz tek bir sonuç var. Daha çok borçlanmak…

Cumhuriyet tarihine eşdeğer borçlanmanın yapıldığı, özelleştirme miktarı bazında rekorların kırıldığı şu süreçte elimizde ne var? Devlet borçlu, firmalar borçlu, insanımız borçlu… Mevcut sistem değiştirilmediği için de, var olan borcu çevirebilmenin yolu, ya eldekini satıp savmak ya da yeniden borçlanmak olarak ortaya konuluyor.

Bugünlerde kredi notumuzun artırılması, ekonomimize dış dünya tarafından övgüler düzülmesi, IMF anlaşması için bastırılması temelde daha çok borçlanabilmemiz için yapılıyor.

Yıllardır hesapsız borçlanmanın, katma değer üretmeden ekonomiyi idare etmenin vahim sonuçlar doğuracağını ve bir gün, yani borcun çevrilemez olduğu gün alacaklının, icraya gelebileceği uyarısında bulunduk.

Hep şöyle dediler: “21. yüzyıldayız ve bu çağda devletler iflas etmez.” 20. asırda hacze gelenlerin, yine gelebileceğini anlatamadık. İnanmadılar… Ardından dünyadaki soygunla başlayan kriz ortaya çıktı. Önce tokat gibi bir İzlanda gerçeği yüzümüze vuruldu. Bu çağda bir ülke borçlandırılarak iflas ettirilmişti. İlk iş olarak bankalarına el koydular. Akabinde petrol sahalarındaki hisselerine…

Ekonomiyi ve devleti yönetenler bundan sonuç çıkarırlar beklentisine girdik. Ama görüldü ki, gerek uygulamaya konulan, imzasız da olsa IMF politikaları, gerekse Orta Vadeli Program’ın yapısı, yeniden borçlanma ve borçlanarak ekonomiyi döndürme kaygısı taşıyor.

İzlanda’yı müteakip Avrupa’nın göbeğinden olumsuz sinyaller gelmeye başladı. Önce İngiltere aşırı borçlu yapısıyla dikkat çekti. Fakat İngiltere’ye bedel ödetilemezdi. Yunanistan kozu ortaya sürüldü. Gerçekten de durum ekonomik bazda kritikti. Fakat Yunanistan’dan çok daha zor durumda olan Avusturya, İrlanda, İspanya ve Portekiz’den kimse bahsetmiyordu.

Bunun gerekçelerini 12 Şubat tarihli yazımda sizinle paylaşmıştım. Detaylara girmeyeceğim. Ama o gün bir tespitimiz daha vardı. Yunanistan’ın seçilmesinin asıl nedeni, Ege-Akdeniz havzasındaki doğal kaynaklardı. Bugün gelinen noktada Yunanistan işin içinden çıkamıyor.

Bundan da önemlisi AB ile IMF’nin veya bir başka deyişle ABD’nin arasında kalmış vaziyette. Bu doğal kaynaklara ve 2010 sonunda off shore hakkının bitmesiyle Kıbrıs Rum Kesimi’nden gelen paraya kim sahip olacak? Soru bu…

Peki çare ne? Almanlar bugün Yunanistan’a bir öneride bulundu. Haber, Bild Gazetesi’nde yayınlandı. Almanya’da iktidarda bulunan Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) Partisi ile koalisyon ortağı Hür Demokrat Parti’nin (FDP) bazı üyeleri, Yunanistan’a borçlarını ödeyebilmesi için “adalarını satmasını” önerdi. Komplo teorisi değil mi? Ama gerçekleşti. Belki de sadece tesadüf. Elbette inanırsanız…

Fakat şimdiden söylüyorum. ‘Adaları satın’ önerisinin ardında da, Ege-Akdeniz havzasındaki petrol ve doğalgaz kaynakları var. Yani borçlandıranlar, icraya geliyorlar. Güzellikle, olmazsa zorla…

Türkiye’nin uyanık olması gerekiyor. Fakat bunun için güzel ülkemin insanının önce uyanması şart. Tekrar altını çiziyorum: Bizi borçlandırıyorlar ve üretmeden ekonomiyi idame ettireceğimizi düşündüğümüz sürece, borç batağında boğulacağız. İşte o gün bize de icraya gelecekler. Uyanın!

cetinunsalan@yahoo.com

POSTED BY: Çetin ÜNSALAN AT 03:56 pm   |  Permalink   |  E-mail this
Bilgi Güçtür

DÜZEY EGT. ARAŞ. LTD.
KUŞTEPE LEYLAK SOK. NURSANLAR İŞ MERKEZİ, KAT:10 DA:39
MECİDİYEKÖY-ŞİŞLİ-İSTANBUL

TELEFON (Phone): 0555-6417906 (Osman Arslan)
Email: osman.arslan@bilgeyatirimci.com

Yasal Uyarı: Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti, aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir.

 

 

10 Mart 2010              Webani

YENİ: Kabak Gibi Açıkta Kaldık

Atilla YEŞİLADA

17 Ekim 2009     Finans-Politik

 Geleceğe Yolculuk Şimdi Bu Topraklarda Başlıyor

Cemil ERTEM

 

BASINDA EKONOMİ ve FİNANS
(Yazarın resmini tıklayınız)
www.bilgeyatirimci.com

11 Mart 2010 -        AKŞAM

 

İspanya, Yunanistan ve Polonya

 
 

Deniz GÖKÇE

 

30 Aralık 2009-           REFERANS

 

Genç girişimciler kura faize değil talebe bakıyor

 
 

 Kerem ALKİN

10 Mart 2010 -       HABERTURK

 

Sanayi üretimi büyümesi hız kesti

 
 

Ercan KUMCU

 

11 Mart 2010 -          RADİKAL

 

Mahfi Eğilmez

Hükümet IMF ile neden stand-by 'yapacakmış gibi' yaptı?

 
 

Mahfi EĞİLMEZ

 

11 Mart 2010 -        VATAN

 

Elveda IMF!

 
 

Asaf Savaş AKAT

 

20 Şubat 2010-      RADİKAL

 

Taner Berksoy

Yeni risk haritası

 
 

Taner BERKSOY

11 Mart 2010-          VATAN

 

Fazla naz IMF’yi usandırdı!

 
 

Ali AĞAOĞLU

10 Mart 2010-   HÜRRİYET

 

Enflasyon geldi cihane yeşil biber bahane

 
 

Ege CANSEN

 

11 Mart 2010-      RADİKAL

 

Fatih Özatay   

IMF 2010'da değil 2008 sonunda gerekliydi

 
 

Fatih ÖZATAY

10 Mart 2010       HABERTURK

 

İzlanda’nın borç referandumu

 
 

Gazi ERÇEL

 

01 Mart 2010  Finanstrend.com

 

Emtia fiyatları dolardan bağımsız

 
 

Ateşhan AYBARS

 

10 Mart 2010-     MİLLİYET

 

The Wall Street ve The Citi maskaralığı

 
 

Hurşit GÜNEŞ

 

10 Mart 2010      REFERANS

 

Hasan Ersel

Sanayi üretimi verileri ümit kırıcı değil ama ortam öyle

 
 

Hasan ERSEL

 

11 Mart 2010 -   REFERANS

 

Güven Sak

Banka kredileri artarken neden bir tek KOBİ kredileri düşüyor?

 
 

Güven SAK

10 Mart 2010 -     RADİKAL

 

Uğur Gürses

Bant hedeflemesinin adı konulsun

 
 

Uğur GÜRSES

 

11 Mart 2010 Finanstrend.com

 

Türkiye artık bir IMF çıpasına sahip değil

 
 

Özgür ALTUĞ

 

23 Şubat 2010      MİLLİYET

 

   

‘Şimdi sıra bizde’, her şey yolunda

 
 

Osman ULUAGAY